preload
Jun 30

Piratpartiet ya da Türkçesiyle Korsan Partisi 1 Ocak 2006′da İsveç’te kurulan bir siyasi parti. Adından da anlaşılacağı gibi asıl ilgi noktası telif ve patent hakları. İnternet ile değişen ve faklı anlamlara dönüşen yeni düzeni siyasi platformlarda da dile getirerek bir nevi baskı grubu oluşturmaya çalışıyorlar.

Korsan Partisi gösterisinden bir kare

Korsan Partisi gösterisinden bir kare

Radikal gazetesinde bu konuyu en başından beri takip ediyorum. Bu konuda Türkiye’de uzun zamandır kafa yoran, inceleyenlerden biri olduğumu söyleyebilirim. Bu vesileyle konuyla ilgili ek bilgiler edinmek isteyenler için yaptığım haberleri sıralamak isterim:

Partinin üstünde yoğunlaştığı konulardan biri de şeffaf yönetim. İnternet kuşağının beklentilerinin tamamını temsil etmeye ve hayata geçirmeyi hedeflediklerini söylemek yeterli bir özet olacaktır.

İlk başta benim de şüpheyle karşılaştığım Korsan Partisi, kurulduğu İsveç’te 2006 seçimlerine girdiğinde oyların yüzde 0,63′ünü almayı başardı. Yüzde 4 seçim barajı olan ülkede parlementoya giremedi ancak meclis dışındaki en büyük üçüncü parti oldu.

Yüzde 0,63′ü sakın azımsamayın. Daha kurulduğu yıl seçime giren ve neredeyse mevcut bütün siyasi akımlardan farklı duruşa sahip bu parti için bu mucizedir. 2007 yılındaki Türkiye genel seçim sonuçlarıyla karşılaştırırsak Korsan Partisi Türkiye’de seçime giren Bağımsız Türkiye Partisi, Halkın Yükselişi Partisi, İşçi Partisi, Aydınlık Türkiye Partisi, Türkiye Komünist Partisi, Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Liberal Demokrat Parti ve Emek Partisi’nden daha fazla oy almış oluyor.

Gençlik kolları ülkenin en hızlı büyüyen teşkilatı oldu. Elbette bunda ülkenin dünyaca ünlü sitesi The Pirate Bay‘e yönelik kapatma davası da büyük rol oynadı. Bu arada Avusturya, Çekya, Fransa, Almanya ve Polonya’da da aynı isimle bir siyasi partinin de kurulmasını sağladı. ABD, Arjantin, Avustralya, Şili, Estonya, Finlandiya, Danimarka, İtalya, Hollanda, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Britanya’daysa kuruluş çalışmaları sürüyor.

2009 İsveç seçimlerine gelince çok ilginç bir sonuç ortaya çıktı: Korsan Partisi ülkedeki oyların yüzde 7,13′ünü aldı! Düşünün… Somutlaştırma açısından yine 2007 Türkiye genel seçimleriyle karşılaştırınca Saadet Partisi, Genç Parti ve Demokrat Parti’den daha yüksek oranda oy almış demek oluyor.

Korsan Partisi gösterisinden bir kare

Korsan Partisi gösterisinden bir kare

Bu sayede sadece İsveç Meclisi’ne değil, Avrupa Parlementosu’na da girmeye hak kazandılar. Bu hızlı yükseliş ister istemez o zamana kadar internetin dönüştürdüğü toplumla ilgili hiçbir derde düşmeyen siyasi partiler de benzer söylemlerle benzer mesajları dile getirmeye başladılar.

Başa dönersek; Korsan Partisi’nin tohumu internet sitesinden başlamıştı. Farklı dillerdeki bildirilerini incelemenizi tavsiye ederim.

Peki ben bunları niye yazıyorum dersiniz?

Amacım tarihe not düşmek.

Türkiye’de Korsan Partisi’ni kurmak için hazırlanıyoruz. Gelişmeleri çok yakında paylaşıyor olacağız. Bu hafta İsveç’te Korsan Partisi yöneticileriyle bir dizi görüşme yapıyor olacağız. Türkiye’deki siyaset yarışının klişeleri içinde değil, farklı bir pencere açma derdinde olacağız.

İnternet kuşağının beklentilerini, değişen kavramları, web düzenini siyasi kanat sınıflandırmalarına hapsetmeden dile getireceğiz.

Bu süreçte fikirleriniz, önerileriniz bizim için çok önemli. Diğer yandan bu süreçte görev almak isteyenlere de gözümüz, kulağımız açık.

Tagged with:
Jun 29
Adolf Hitler

Adolf Hitler

Tarih hep kazananları yazar. Kaybedenlerin tarihteki tek yeri hainliklerine yönelik atıflardır.

Adolf Hitler hakkında çok derinlemesine bilgi sahibi değilim. Yaptığı pek çok zulmü ve soykırımı şiddetle reddediyorum. Bütün bunlara rağmen dönemin günah keçisi seçildiğini de düşünmüyor değilim. Hitler’i gönülden destekleyen ya da ölümüne karşı çıkanlar arasında çok az kişinin onun hakkında araştırma yaptığına şahit oldum. Pek çok şey gibi bu konuda da genel bilgilerimiz hep yüzeysel.

Mahpusluk döneminde kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabını ortaokuldayken okumuştum. Bu kitabın Hitler tarafından yazılmadığına dair kuvvetli iddialar vardır ama fikri bütünlük olarak kendisinden çok ayrı bir duruşu olduğu da söylenemez.

Birçok ülkede basılmasının bile yasak olduğu bu kitap bir dönem Türkiye’de garip bir şekilde en çok satanlar arasına bile girmişti. Hitler’in azılı düşmanı Winston Churchill bu kitap hakkında şöyle demiş:

The new Koran of faith and war: turgid, verbose, shapeless, but pregnant with its message. (İnanç ve savaşın yeni Kuran-ı Kerim’i. Abartılı, gereksiz sözlerle dolu, şekilsiz ama mesajıyla yeni şeylere gebe)

Hitler hakkında okumanızı tavsiye edeceğim bir diğer kitapsa Aytunç Altındal‘ın Bilinmeyen Hitler adlı eseri. Altındal içinde dünyada ilk defa kendi kitabında ortaya çıkan bazı belgelerin de yardımıyla gölgede kalmayı başarmış (Hitler’i yetiştirip liderliğe taşıdığı ve sonrasında kontrol ettiği iddia edilen Rudolf von Sebottendorf‘un kurduğu) İstanbul kökenli Töton tarikatı bağlantılı Thule örgütünden başlayıp Hitler’in genetik köklerindeki gizemlere kadar pek çok şeyi bu kitapta derlemiş. (Hitler ailesi ve soyağacına yönelik bütün bilgileri imha ettirmiştir)

Continue reading »

Tagged with:
Jun 28

Fast-food’un felsefesi, tarihi, muhteviyatı ve teknikleriyle ilgili çok araştırma yaptım, çok okudum. Hepsini bir blog sayfasında özetlemeye doğal olarak imkan yok.

Yine de tek seferde en çok bilgiyi edinmek isteyenler için seneler önce bir ABD-Türkiye uçuşu sırasında uçakta başlayıp bir solukta bitirdiğim Fast Food Nation kitabını kesinlikle tavsiye ederim. Amerikalı gazeteci Eric Schlosser tarafından 3 yıllık bir çalışma sonucu ortaya çıkan bu ‘eser’ sonradan filme de çekilmişti. Fragmanı bile fikir verici. İzleyelim:


Schlosser sonrasında benzer bir konuyu işleyen Chew On This adlı bir kitap daha yazdı ama Fast Food Nation hala en iyi konsantre olma özelliğini koruyor. Ne mutlu ki Fast Food Nation kitabı yıllar sonra Hamburger Cumhuriyeti adıyla Türkçeye de çevrildi. Çevirisi de fena değil. Arka kapağından bir alıntı yapayım:

Fast food kültürünün suç listesi hayli kabarık: Doğal çevreye yapılan tahribatı hızlandırdı. Zengin ile yoksul arasındaki uçurumu derinleştirdi. Obezliği, aşırı kilo hastalığını doğurdu ve yaygınlaştırdı. Kültür emperyalizmi yoluyla başka kültürleri tahrip etti, dengelerini bozdu. Yetkin röportajları, keskin zekâsı ve derin muhakeme yeteneği sayesinde Eric Schlosser, daha da uzatabileceğimiz bu suç listesi için yeterince sağlam kanıt sunuyor. Sarsıcı araştırması, fast food işinin doğduğu Kaliforniya şehirlerinden, pek çok fast food yiyeceğinin tat ve kokusunun üretildiği New Jersey Turnpike’daki sanayi şeridine kadar uzanıyor.

Fast food şirketleri ile Hollywood arasındaki kurnazca ittifakla, hazır yiyecek endüstrisinin gıda üretimiyle, popüler kültürle, hatta gayri menkul piyasasında yarattığı etkilerle ilgili pek çok irkiltici olgu anlatılıyor kitapta.

Bu kitapta fast-food (FF diye kısaltacağım) kavramının tarihiyle işe başlanıyor. Savaş sonrası fakir Amerikan halkının dışarda bir şeyler yiyip eğlenebilmesini sağlayan bir çıkış noktası olarak başlayan FF, zamanla beklentiyi karşılamak için farklı yönlere sapmak, farklı teknikler kullanmak zorunda kaldı. Sorunlar da böyle başladı.

Continue reading »

Tagged with:
Jun 27

Uzunca süredir Turkcell abonesiyim. Daha da uzun zamandır internet kullanıyorum. Çok uzun bir zamandır da cep telefonundan internete bağlanarak pek çok şey yapıyorum. Ama nedense bu seneye kadar Blackberry (bundan sonra BB diyeceğim) meselesini çözemedim.

Blackberry'nin kara tablosu

Blackberry'nin kara tablosu

Önceleri cihazları kötüydü. Hem de bayağı kötüydü. Diğer bütün markalar tasarımda arayışlar içindeyken BB takoz gibi şeyler üretti. Üstelik pahalıydı. Sunduğu tek ayrıcalıksa e-postalara rahat erişimdi ama ben neredeyse bütün telefonlarımla aynı rahatlıkta e-postalarıma zaten erişiyordum. BB bana hep internet hesabını telefona kuramayacak kadar teknik bilgiden yoksun ama e-postalarını okumadan edemeyecek kadar internetle (ya da e-postayla) haşır neşir yöneticilerin harcı gibi göründü.

Continue reading »

Tagged with:
Jun 27
Cidden şart mı?

Cidden şart mı sizce de bunlar?

Türk vatandaşı olmak ‘zordur’. Birçok kendine has garipliklere uyum sağlamak, ayakta kalmak zorundasındır. Ama yine de senin memleketindir. Sorulmamıştır, seçmemişsindir fakat buraya doğmuşsundur. Ekmeğini yemiş, suyunu içmiş, okulunda okumuşsundur. Annen, baban, akrabaların buradadır.

Her şey bir yana senin ülkendir. Seninle bir fazla, sensiz bir eksiktir. Bir sebepten ötürü sevmesen de senden de bir parça onun içindedir. Tamamen silip atamazsın.

Ama yine en iyi biz biliriz ki bazen memleket doğduğun değil, doyduğun yerdir. Dünyanın neresine giderseniz gidin bir Çinli ve bir Türk bulmanız bu yüzdendir.

Azımsanmayacak bir Türk nüfusu ABD’de yaşar. Gemiden atlayıp yüzerek karaya çıkanını tanıdım, sınırdan kaçak girenini de… Bu ‘ilgide’ ABD ve Avustralya’nın genlerinden dolayı göçmenlere daha çok şans veren ülkelerden olması da pay sahibi olmalı. ABD’nin dönemsel olarak ilgi çekici hale gelmesi de ayrı bir mesele tabii.

Continue reading »

Tagged with:
Jun 26

Mesleğim gereği çok geziyorum. Uçakları, havayollarını, otelleri, bekleme salonlarını bilirim. Elimden geldiği kadar da birikimlelrimi paylaşmaya çalışıyorum. Sık seyahat etme sürecinde bir süre sonra (bu bir süre genelde bir iki yıla denk gelir) gezmek kavramı heyecanını yitirir, sıradanlaşır, iş haline gelir. Hele aynı yere 4-5 defa gittiğinizde alelade bir şeye dönüşür. Benim eve gelip kirli çamaşırları sepete atıp, duş alıp yeniden uçağa yetiştiğim çok günlerim oldu. Böyle bir ritmin keyifli olduğunu kimse iddia edemez.

Ama zevk için de olsa, mecburiyetten de olsa ilk seferinden son seferine kadar bir Türk’ün en büyük derdi şüphesiz vize almaktır. Dünyanın neredeyse tamamı biz aşağılık Türkleri asil topraklarına sokup pislettirmeden önce hesap sormak, olur vermek, kulağını çekmek, etini burmak ister.

Biz alışkınız neyse ki...

Biz alışkınız neyse ki...

Bunun için konsoloslukların önündeki küçücük kapılarda, yazın güneşin, kışın yağmurun-karın altında sıra beklemeli, anamızın örekesine kadar belgeler hazırlamalı ve (genellikle) Türk düşmanı bir Türk görevli karşısında en sevimli halimizi takınıp bütün o aşağılanmaları sineye çekmek, hakaretlere, iğnelemelere göğüs germeliyiz.

Continue reading »

Tagged with:
Jun 24

Tutkularım, zevklerim hiçbir zaman normal, sıradan şeylere dair olmadı. Trendlere, akımlara, moda olan şeylere karşı hep uzak durdum; hatta çoğu zaman karşı çıktım. Sırf başkalarına benzememek için takım tutmadım, kendimi bir partiye yakın hissetmedim, oy kullanmadım, hiçbir derneğe üye olmadım, kulübe yazılmadım. Hiçbir mezuniyet partisine katılmadım, yıllıklarda bile yer almaktan kaçındım. (normalin bu olduğu iddiasında asla değilim)

Benim hep kendime has küçük bir dünyam oldu.

Çizgi romanlarım, kitaplarım, dünya haritalarım, masa oyunlarım, action-figürlerim, kurşun askerlerim, robotlarım, resimli ansiklopedilerim, game watch’larım, oyun kartlarım, film koleksiyonum, elektronik devre setlerim, mikroskobum, teleskobum, bilgisayarım vs…

Şimdilerin geek-nerd olarak sınıflandırdığı kültürüne dair ne varsa, çoğu benim ilgi alanıma girdi. Ama ilginç bir şekilde hiçbir zaman bunları tüketen benzer kişilerle de ilgim olmadı. İddia ediyorum MTG kartlarıyla ilgili Türkiye ölçeğinde iyiyimdir  ama hayatımda bir kere oturup biriyle oynamış değilim. Türkiye’de bu oyunlar nerede oynanır, onu bile bilmem. Örnekler böyle uzar gider.

Ne var ki tutkunu olduğum hemen her zevkin Türkiye’de ne kadar pahalı, özveri ve takip isteyen şeyler olduğunu hep gözlemleme fırsatım oldu.

Bizde çizgi-roman satmaz, alternatif dergiler yaşamaz, farklı mekanlar ayakta kalamaz. Özel zevkler her zaman inanılmaz bütçeler ayırmanız gereken şeylerdir ilginç bir şekilde.

Science Fiction Bokhandeln / Stockholm

Science Fiction Bokhandeln / Stockholm

Dünyanın birçok yerini gezdim, tozdum. Ama bizdeki bu durumun yansımasını hiçbir başka ülkede görmedim. Hemen her yerde alternatif / niş hayatlar için gayet popüler, nispeten ucuz ve her zaman ulaşılabilir ortamlara bulmak mümkün. Bu yazıyı yazarken bulunduğum İsveç / Stockholm’de tesadüf eseri keşfettiğim bir dükkan bunu bana tekrar hatırlattı.

Üç katlı bir mekan içinde belki hayatımın sonuna kadar okumak, seyretmek, dinlemek, oynamak ve yapmak istediğim her şeyi buldum. 3 şehirde şubesi olan bir zincirmiş meğer Science Fiction Bokhandeln.

Bizim diyar Seda Sayan, Posta gazetesi, Var mısın yok musun ve Lucca dünyası. Hayatımıza yeni kisvesi altında giren şeylerin ne kadar sıradan, bayat, eski ve sabun köpüğü olduğunu bilmek çok acı veriyor (bana). Dünya bu kadar küçülmüşken hem de.

Burjuva sınıfı mıdır bizdeki eksiklik, düşünmüyor değilim. Gözümün önüne gelen lümpenlik oluyor sadece nedense.

Bilmem çok mu acımasızım?

Tagged with:
Jun 18

Bugün hayatımıza girmenizin üstünden tam 1 yıl geçti.

Avcumun içini zor doldurduğunuz uzaylı görünümlü prematüre günlerinizden bu halinize gelişiniz an be an gözümün önünde. Sizin her halinizi çok sevdim, her saniye sizinle gurur duydum.

Annemi sevdim, babamı sevdim, eşimi sevdim, işimi sevdim; başka pek çok şeyi sevdim ama sizi bir başka seviyorum küçük bebeklerim benim. Bir baba oğlunu, kızını ne kadar sevebilirse ben de sizi en az o kadar seviyorum.

İyi ki varsınız, iyi ki benim çocuklarımsınız.

Umarım birlikte uzun, mutlu, sağlıklı, huzurlu bir hayat geçiririz.

Size vakit ayıramayan babanızdan bir de ufak not; bütün bu çabalar, uykusuz geceler, yorgunluklar, sizin için. Ben görmek istediklerimden çok daha fazlasını gördüm bu yaşıma kadar.

Yaşama sırası sizde…

hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını
kuraklık falan
karasevda ayyaşlık filan
polis copu hapisane kapısı falan
senin yolunu gözlüyor atom bombası falan
hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor sosyalizm komünizm filan.

Nazım Hikmet / 10 Eylül 1961, Laypzig

Nice yıllara…

(Çok güzel şeyler yazmak istiyorum, nice güzel cümleler var dilimin ucunda ama şu an bu kadar önemli bir şeye bile vaktim yok işte!)

Tagged with:
Jun 17

Şiiri severim. Hepsini değil ama. Romantik heveslerle hiç değil. Kelimelerin nasıl da kırbaca, ana kucağına ya da korkuya dönüşebildiğini gösterebildikleri için. Bir davası, kavgası, iddiası olan şiirleri severim.

Biri de bu işte. Bir yabancı diyarda otel odamda otururken aklıma geldi…

Üç Dil

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Atın ölümü arapadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik âlâsı demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Tagged with:
Jun 17
http://flickr.com/photos/shirleytwofeathers/2733891433/

http://flickr.com/photos/shirleytwofeathers/2733891433/

Anger Management filmini izleyenler hatırlayacaktır; meşhur bir ‘öfkeli/sinirli’ tanımı vardır. Zaman zaman aklıma gelir. Öfke yönetimi veren uzman doktor hastasına şöyle der:

Dave, there are two kinds of angry people – explosive and implosive. Explosive is the type of individual you see screaming at the cashier for not taking his coupon. Implosive is the cashier who remains quiet day after day and then finally shoots everyone in the store. You’re the cashier.

Kişisel yorumlarımla şöyle açıklayabilirim: hayatta iki tip sinirli vardır. Dışa vuran ve içine atan. Dışa vuran süpermarkette kasiyere bağırıp çağırandır. İçine atansa gün boyu bu tipleri dinleyip için için sinirlenen, dişlerini sıkan, içinden küfreden ve sonunda bir gün nalburiye reyonundan aldığı baltayla bütün müşterilerin kafasını uçuran kasiyerdir.

Hayatta yaşadığım örneklere bakılırsa ben ikinci tipe giriyorum.

Hiç de mutlu değilim bundan.

Tagged with: