Kişisel bilgilerimi içeren sayfada da değindiğim gibi elimden geldiği kadar çok okumaya çalışıyorum. En büyük zaafımsa dergiler. Her ay onlarca farklı ilgi alanına dair dergiler alıyorum. Çoğunlukla aynı ay içinde okuyamadığım için bir sonraki aya sarkıp kartopunun çığa dönüşmesi misali masamda dağlar oluşturuyorlar.
Dergiler böyle birikir, birikir, birikir... Tam eridi derken aybaşı gelir...
Dergiler iyidir. Gazetenin telaşı, internetin (genel anlamdaki) sığlığından uzaktırlar ve kendi alanında iddia taşıyan, mümkün olduğu kadar uzman ellere kendini teslim etmişlerdir. Üstelik genel geçer gündem konularının dışında kalan enteresan şeyleri keşfetmek için de eşsiz bir ara geçit işlevi görürler.
Benim için dergi okumak (yaptığım pek çok diğer şey gibi) işimin de bir parçası olduğundan vazife disiplininde takip etmeye çalışıyorum. Ama birkaç altın tavsiyeyi paylaşmak istedim; belki sizin için de faydalı olabilir. (aşağıdakilerin bir önem sırası yok, aklıma geldiği sırada yazıyorum)
Kendi ilgi alanınız dışındaki dergilere mutlaka şans verin. Öylesine, zevk için alın, karıştırın. Beğenirseniz almaya devam edersiniz. Ama inanın ona ayırdığınız zaman boşa gitmez. Kendi merakınızın içinde boğulmanızı ve sığlaşmanızı da engeller.
Dil biliyorsanız yabancı yayınları takip etmeye çalışın. Türkçe dergilerin arasında da çok seçkin örnekler olsa da insan ve para kaynağı çok daha geniş yabancı yayınlarda çok daha leziz ve doyurucu konulara ulaşmak daha olası.
Büyük şehirlerdeyseniz D&R, Remzi gibi büyük mağazaları mutlaka ziyaret edin. Böyle yerler ücretsiz dergi okumak ve nelerin yayınlandığına bakmak için bir mabed gibidir. İstanbul için Kanyon Remzi ve D&R, Mayadrom Remzi bu kritere uyar. Ankara’daki devasa D&R da öyle. Diğer şehirlerde bakmadım, bilemiyorum. Girin toplayın dergileri, oturun bir sandalyeye, çevirin sayfaları. Vaktiniz ne kadar elveriyorsa.
Satın aldığınız dergileri okuyabileceğiniz yerlere dağıtın. Örneğin yatarken bakacağınız dergileri başucunuza, işyerinde bakabileceklerinizi masanıza, arada sırada bakabilecekleriniziyse çantanıza atın. Gün içinde birkaç dakika ayırarak ne kadar çok şey okuyabileceğinizi tahmin edemezsiniz. (ben emeğe saygısızlık olarak düşündüğümden tuvalette bir şey okuyamıyorum ama tuvaletini kitaplığa çeviren çok arkadaşım da var. Onu da unutmamak gerek)
Dergilerin tamamını taşımanız gerekmez. En akıllıcası aldığınız dergiyi hızlıca tarayıp okumak istediğiniz sayfaları yırtıp gerisini atmaktır. Çoğu sayfanın reklam ve süprüntü basın bültenleri, şişirilmiş fotoğraflar olduğunu düşününce hele. Denediğinizde aslında bir derginin taşınabilir kısmının ne kadar kompakt olduğunu göreceksiniz.
Ögrendiğiniz bilgileri mutlaka bir kenara not alın. Hatta bunları sonradan kategorik olarak düzenlerseniz çok değerli bir veri bankanız olur. Şahsen bulduğum her istatistiği, rakamsal, sektörel veriyi kaydediyorum. Ve mutlaka bir yerlerde işime yarıyor.
Aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Yenileri gelirse maddelere ekleyeceğim. Sizin tüyolarınızı da yorumlarda beklerim.
Popüler konuları çok tazeyken yazmayı çok tercih etmiyorum ama popülerleşen şu video bana Rıfat Ilgaz’ın bir şiirini hatırlattı.
Önce videoyu izleyelim:
Ve bana hatırlattığı şiir:
ÇOCUKLARIM
Sizi yoklama defterinden öğrenmedim
Haylaz çocuklarım
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım
Koltuğunda satılmamış gazeteler
Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın
Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
Palto ayakkabı yüzünden
Kiminiz limon satar Balıkpazarı’nda
Kiminiz Tahtakale’de çaycılık eder
Biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı
Tereyağındaki vitamini
Kalorisini taze yumurtanın
Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta
Çevresini ölçtük dünyanın
Hesapladık yıldızların uzaklığını
Orta Asya’dan konuştuk
Laf kıtlığında
Birlikte neler düşünmedik
Burnumuzun dibindekini görmeden
Bulutlara mı karışmadık
Güz rüzgarlarında dokulmuş
Hasta yapraklara mı üzülmedik
Serçelere mi acımadık kış günlerinde
Kendimizi unutarak
Tertemiz çocukların pırıl pırıl yaşamları. Çok karmaşık, iç burkan konular. Çocuk dünyasını büyük kafasıyla yorumlamak da ayrıca tehlikeli.
Geçtiğimiz hafta Türk Hava Yolları’nın Berlin’de ilk ayağını gerçekleştirdiği SocialTrippin’ etkinliğine davetliydim. O konu hakkında ayrıca bir derleme yazacağım. Fakat merak edenler için şöyle özetleyeyim; amaç Türk ve yabancı sosyal mecra kullanıcılarını bir araya getirip fikir alışverişinde bulunmak, sosyal mecranın öncü isimlerinden tecrübe ve tespitleri paylaşmaktı.
Singapur’dan ABD’ye kadar geniş bir coğrafyadan konukları ağırladı bu etkinlik. Yemek sırasında yan yana oturduğum Alman dijital pazarlama uzmanı ve yatırım danışmanı Andre Alpar ile internet sektöründen lafladık. Ki kendisi Türkiye’deki kimi alım-satımlarda da rol almış; Türk web girişimcilerinin birkaçıyla şahsen tanışmış bir isim.
En çok merak ettiğim konu Alman kullanıcıların popüler yabancı (daha çok ABD kökenli ve İngilizce) girişimlere olan ilgisiydi. Bizde malum, Facebook, LinkedIN, FriendFeed, Twitter gibi ağlar bir anda patlıyor ve kimse bunların yerlileriyle ilgilenmediği gibi, es kaza daha önce açılan benzer yerli örnekler bir anda yerle bir oluyor. Birisi bunların benzerini yapar yapmaz binbir türlü yaftayla aşağılanıyor, eleştiriliyor.
Alpar bana durumun Almanya’da tam tersi işlediğini söyledi. ABD ya da Britanya’da popülerleşmeye başlayan bir girişimin en geç bir iki hafta içinde 4-5 tane benzeri Almanca site yaratılıyor ve biri mutlaka Alman pazarında hakimiyeti ele geçiriyormuş. Almanya’da Alman örneği bulunan hiçbir girişimde ABD’li örnekler pazar lideri değilmiş örneğin. Sonra tutan bu girişimler mutlaka birkaç yatırımcı tarafından destekleniyor ve yola devam ediliyormuş.
Türkiye’deki sorunun özü de bu.
Bizde klonlama diye tabir edilen yöntem nedense yerden yere vuruluyor. Yerli ya da yabancı web yatırımcısı (teoride var, pratikte) yok. Başarılı bir yabancı modeli klonlayacak yerli girişimci de yatırımcı olmayınca paralı yabancı rakiplerle baş edemiyor. Kullanıcılar ise her zaman yerli seçenekler yerine yabancı olan alternatiflere meylediyor. Kişi sayısı çok, ticaret hacmi küçük, reklam pazarı yok (gibi)…
Girişimcilik zor, internet girişimciliği çok daha zor…
Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
Ortalamanın üstünde bir bilgi ve birikime sahip olmakla birlikte yazmaya ve konuşmaya cesaret edemediğim konulardan biri de sinema. Kişisel ilgi alanlarımdan yola çıkarak bilim-kurgu konusundaki görsel arşivin tamamına yakınını izlediğimi söyleyebilirim. Ama asla bir sinefil olduğumu da söyleyemeyeceğim. (hiçbir konuda o kadar derinlemesine bilgi sahibi olmayacağıma dair çok uzun zaman önce kendi kendime bir söz verdim)
Beni en çok hayal kırıklığına uğratan bilim-kurgu / fantezi filmleri önceden kitaplarını okuduklarım oldu. Yazarların kelimeler, tasvirlerle kurduğu dünyaları, ustalıkla canlandırdığı karakterleri asla filmlerde bulamadım. Kitabını okumadan filmlerinden etkilenenlerin de hep büyük bir dilimi kaçırdığını düşünürüm.
Rahmetli anneannemin ardından yazdığım yazıda şöyle demişim
Giderayak sağlığın aslında çok az insana bahşedilen bir hediye olduğunu hatırlattı bana. Doyasıya nefes almanın, kana kana su içmenin, şöyle bir yaslanıp gerinmenin, kalkıp birkaç adım yürüyüp kafa dağıtmanın, neşeli bir sofrada, tadına vara vara mutluluk içinde bir şeyler atıştırmanın, şen şakrak bir sohbet etmenin nedense görmezden geldiğimiz bir armağan olduğunu gösterdi hepimize. En acısı, zihnimizin en dibine gömdüğümüz ölüm denen şeyin kimi hallerde yaşamaya yeğlenir olduğun öğretti.
Kimi acı örnekleriyle yaşamış biri olarak tekrarlamam gerekir ki, nefes almanın, su içmenin, bir lokmayı çiğneyip yutabilmenin bile nimet olduğunu asla unutmamak gerek. Sağlık yoksa geride kalan her şey yalan, teferruat. Bazen nefes alabilmek bile yeterli bir nimet…
Ortaokul yıllarımda Türk Hava Yolları’nın tatil kampında (galiba Mimar Sinan’daydı) cengaverlik olsun diye kayalık bir alana balıklama atlamıştım. Suya girmemle suratımın her tarafının sivri kayalarla çatırdaması bir olmuştu. Sudan çıktığımda her tarafımdan kan fışkırıyordu.
Sağlıklı bir insan için hayalindeki eşi bulmak ömür boyu süren bir arayış olabilir. Kadını, erkeği de çok farketmez. Aradaki tek fark, erkeklerin tarihin derinliklerinden gelen avantajıyla bunu daha uluorta yapabilmesi, meşrulaştırmasıdır, hepsi bu.
Hayvanların doğal yaşamlarıyla insanlar arasında çok da bir fark yoktur aslında. Mücadele etmesi gereken, kalp fethetmesi gereken hep erkektir. Kabarır, süslenir, püslenir, etrafında dolanır, caka yapar, dişinin ağzından girer, burnundan çıkar…
Dişi ise seçer… En güçlüsünü, en sağlıklısını, en yağızını.
Hayvanlardaki içgüdü nesli sürdürme üstünedir. Dişi kimin çocuğunu doğuracağını seçer. Doğada hayatta kalabilecek, kendisine çok muhtaç kalmayacak, sağlıklı yavrular için etrafındaki en güçlü erkeği seçer.
What else should I be?
All apologies.
What else could I say?
Everyone is gay.
What else could I write?
I don’t have the right.
What else should I be?
All Apologies.
In the sun
In the sun I feel as one
In the sun
In the sun
Married!
Buried!
I wish I was like you
Easily amused
Find my nest of salt
Everything is my fault
I’ll take all the blame
aqua seafoam shame
Sunburn with freezer burn
Choking on the ashes of her enemy
In the sun
In the sun I feel as one
In the sun
In the sun
Married, Married, Married!
Buried!
Yeah, yeah, yeah, yeah,
Şiiri; daha doğrusu milli spor tadında olanı değil de şiir gibi şiiri sevdiğimi burada birkaç kez hatırlatmıştım. Sevdiklerimden biri de Ahmed Arif. 2 Haziran 1991′de aramızdan ayrıldı. Diyarbakır doğumlu bir Kürt şairdi.
İnsanların etnik kökeni beni hiç ilgilendirmese de onun için önemli belirleyicilerinden biriydi. Şiirlerini besleyen hüznün içinde Kürt olmasının büyük payı olduğunu düşünüyordu. Ben de inanıyorum. Yalnız buna rağmen bütün şiirlerinin Türkçe olması da dikkat çekicidir. Üstelik Otuz üç kurşun şiirindeki gibi Kürt halkının en acıklı öyküsünü anlatırken bile asla öfke, kin, nefrete meyletmemiştir.
Onu anlatmaya çalışırken aklıma ister istemez onun ‘Hasretinden prangalar eskittim’ şiiri geliyor:
Geçen gün bir sitede hakkında bir şeyler yazarken aklıma düştü, önümüzdeki Pazartesi günü de bir anma etkinliği varmış. Benim de ona dair birkaç satırım olsun istedim. Dünyaya böyle iyilik, güzellik tohumları saçmış insanların mezarına çiçek bırakmaktansa, haklarında birkaç satır yazıp anılarını diri tutmak ya da henüz tanıma fırsatı bulamamışlara tanıtmak yeğdir herhal.
Ve adını da anmışken, Otuz üç kurşun’u kendi ağzından dinleyelim mi bir? (Otuz üç kurşun nedir diyenlere de Avni Özgürel’in kaleminden bir yazıyı tavsiye ederim. Eğer konuyu bilmiyorsanız, bu yazıyı okumadan şiirden pek bir şey anlamanız mümkün değil gibime geliyor.
Unutmadan; daha ne Ahmed Arif’i, ne engereği, ne çıyanı bilmediğim yıllarda hafızama kazınmış şu şiirini bir kağıda yazıp okulun duvarına astım diye disiplin kuruluna verildiğim, ceza aldığım da hala aklımda:
Bunlar
Engerekler ve çıyanlardır
Bunlar
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır
Tanı bunları
Tanı da büyü
Bu, namustur
Künyemize kazınmış
Bu da sabır
Ağulardan süzülmüş
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü
Şairler olmasa dünya ne sıradan olurdu.
vurun ulan,
vurun,
ben kolay ölmem.
ocakta küllenmiş közüm,
karnımda sözüm var
haldan bilene.
This is your life, good to the last drop, doesn’t get any better than this. This is your life, and it’s ending one minute at a time. This isn’t a seminar and this isn’t a weekend retreat. Where you are now, you can’t even imagine what the bottom will be like.
Only after disaster can we be resurrected.
It’s only after you’ve lost everything that you’re free to do anything.
Nothing is static, everything is appalling (evolving), everything is falling apart.
You are not a beautiful and unique snowflake. You are the same decaying organic matter as everything else we are all a part of the same compost heap we are the all-singing, all-dancing crap of the world.
You are not your bank account.
You are not the clothes you wear.
You are not the contents of your wallet.
You are not your bowel cancer.
You are not your grande latte.
You are not the car you drive.
You are not your fucking khakis.
You have to give up.
You have to realise that someday you will die until you know that you are useless.
I say let me never be complete.
I say may i never be content.
I say deliver me from swedish furniture.
I say deliver me from clever art.
I say deliver me from clear skin and perfect teeth.
I say you have to give up.
I say evolve, and let the chips fall where they may.
I want you to hit me as hard as you can.
Welcome to fight club!
If this is your first night, you have to fight!