You wanna fuck with me? Okay. You wanna play rough? Okay. Say hello to my little friend!

Şehir planlaması denen mesele

Posted: August 7th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , , , | 21 Comments »

Tumblr, Posterous gibi mikro blog servislerini seviyorum. Çok içerik aktaramasam da takip etmesi en zevkli, en süzme içeriklerle dolu bloglara buralarda rastlıyorum. İlgilenirseniz benim de Tavan Arası, Z Raporu, Alışveriş Listesi, Eski Defterler gibi birkaç mikro-blogum var.

Dünyanın en çok kaldırım yenileyen, buna rağmen hepsi birbirinden beter halde olan ülkesiyiz.

Bir süredir kaldırımların fotoğraflarla hallerini belgeleyen bir mikro-blog üstünde niyetliyim.

Belki aynı anda 2 çocuk sahibi olup elde arabalarla yolları arşınlamak zorunda kaldıktan sonra farkettiğim bir ayrıntı olabilir ama Türkiye’de ciddi bir kaldırım sorunu olduğu tartışılmaz. Hani kaldırımlar felaket de yollara mı özeniyoruz derseniz elbette facia orada da devam ediyor ama kaldırım şehir unsurları açısından çok daha fazla kullanılan ve daha fonksiyonel bir bileşen.

Ben Yeşilköy çocuğuyum. Evimiz meşhur 1878 Ayastefanos anlaşmasının imzalandığı (ve sizlerin muhtemelen Tosun Paşa, vs gibi birçok Türk filminden aşina olduğunuz) köşkün hemen arkasındaydı.

Yeşilköy İstanbul’un en kendine has semtlerinden biridir. Havaalanına yakınlığı nedeniyle 4-5 kattan yüksek binanın olmadığı, geniş sokaklar, bol ağaç ve bahçeden oluşan, köşklerle, villalarla dolu bir sahil mahallesi…

Bisiklete binmeyi, yüzmeyi, balık tutmayı, ağaç aşılamayı, tohum ekmeyi, ağaç tırmanmayı; kısacası sokağa dair hemen her şeyi ben o semtte öğrendim.

Son iki buçuk yıldır da Nişantaşı’ndayım. Gelmemek için çok direndim. Yeşilköy ile taban tabana zıt, gürültülü, kalabalık, yeşillikten uzak, bitişik nizam evler, toz, toprak… Nişantaşı’nda bana cazip gelen hiçbir şey yoktu başta. Ama şimdi başka bir yerde oturabilir miyim bilemiyorum. Şehir merkezinde yaşamak cidden ayrı bir şeymiş.

Gel gelelim kaldırımsızlık konusunda Maslak ile yarışabilecek belki ilk semt yine Nişantaşı. Daracık kaldırımların şekilsizliği bir yana biraz genişlediği yerde ya dükkanlar tarafından masa atılarak işgal edilmiş ya araya bir seyyar satıcı yerleşmiş, ya bir esnaf kuka koymuş ya da belediye kimse bir şey koymasın diye kendi saksı dikmiş…

Sim City oyunundan bir kare.

1985′te Commodore için piyasaya çıktığından beri şehir yönetim simülasyonu Sim City oynarım. Her bölümünü de oynamışımdır. Dolayısıyla (aslında) bir şehir nasıl kurulur, nasıl organize edilir, nasıl yönetilir, bütçe nasıl kullanılır, vatandaş neyden hoşlanır, vs gibi konularda Türkiye’deki birçok Vali ve Belediye Başkanı’ndan daha çok bilgim(iz) var.

Ama bizdeki uygulamalara, sıfırdan yeni kurulan yerleşim bölgelerindeki gariplikleri bile görünce insan her belediye başkanı adayına böyle simülatörlerde belirli bir baraj puanı getirilsin istiyor.

Read the rest of this entry »


Desteklenen sanatın öteki yüzü

Posted: July 3rd, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , | 19 Comments »

Çocukluğumda Vatikan’a dair çok şey okudum. Bu okumalarda bilimle kıyasıya mücadele edilen dönemde sanatla kurulan yakın ilişki hep dikkatimi çekmişti. Bu çelişkinin merkez üssü olan Katolik cephenin başkenti Vatikan’ın sahip olduğu paha biçilmez sanat hazinesi de doğal olarak odak noktalarımdan biri haline geldi.

İçlerinde iki örnek ise benim için hep başka bir konumda oldu: Davud heykeli ve Sistine Şapeli.

Ve elbette her ikisini de hayata geçiren Michelangelo Buonarroti

Bu iki eseri görebilmek, incelemek yıllarca en büyük hayallerimden biri oldu. Gördüğüm anın heyecanını kimseyle paylaşamayacağım için üzüleceğimi asla tahmin edemezdim ama.

Beni neden bu kadar etkilediğini anlatabilmem için bu eserlerden de ‘biraz’ bahsetmem gerek. Umarım başarabilirim.

Read the rest of this entry »


Anladım ki…

Posted: June 21st, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , | 13 Comments »

Benim kimseyi kurtarmaya ihtiyacım yok. Benim başkası tarafından kurtarılmaya ihtiyacım yok. Benim içimden geçemeyeceğim hiçbir deneyim yok.

Herkes sadece kendinden sorumlu. Herkes sadece kendi seçimi olduğu için burada ve herkesin çaresi sadece kendi içinde. Başkalarının başına gelenlerden ben sorumlu değilim. Ben sadece benden sorumluyum.

Herkes ve her şey eşit, Allah herkesin içinde. Ben sadece içimdeki Allah’ın sesini duyar ve onun sesiyle yürürüm. Ben anda bilirim ve anda dönüştururum. olaylar kendiliğinden çözüm bulur.

Şu ara okuduğum Esra Özbay’ın İçimdeki Yolculuk adlı kitabından bir pasaj. Hepinizle paylaşmak istedim.


Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım

Posted: May 31st, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , , , , , | 39 Comments »

Bu yazının yer aldığı kategorinin adı ‘Kişisel’. Ailemi ilgilendiren kısmı haricinde (sosyal mecraları kullanmayı bilene) hayli şeffaf bir hayatım olmakla birlikte yine de bazı şeylerin burada altını biraz daha çizmek, eşelemek istiyorum.

Hayatım fazlasıyla yoğun, malum. İş denen illet, bir habis gibi hayatımın her tarafına saçılmış durumda. Sebepsiz yere de değil aslında. Çalışarak bir şeyi başarmanın, ortaya çıkarmanın hazzı başka çok az şeyde var. Sıfırdan bir şeyleri var edebilmek, onu kabul ettirmek, geliştirmek insanın yaşadığı zaman dilimindeki tek avuntu kaynağı. Üstelik sonu da yok; iş asla bitmez.

Benim hep yoğun bir hayatım oldu. Boşlukta kalmaktan korktum. Miskinliklerim okulda teneffüs aralığında içilen kaçamak sigaraların tedirginliğinde geçti. Ki sanılanın aksine aslında çalışmayı sevmeyen; hatta özünde tembel bir insanım. Tek farkım geleneksel tembeller gibi yan gelip yatmak, ertelemek yerine inadına çalışıyor olmam.

Üstelik yakın dönemde hayatımdaki bütün parametreleri altüst eden bir gelişme oldu: baba oldum.

Read the rest of this entry »


Günler nasıl geçiyor diye soranlara

Posted: May 27th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , | 17 Comments »

Beni dışardan takip edenler, uzaktan tanıyanların en çok sorduğu soru: ‘bu kadar şeye nasıl yetişiyorsun?’.

İşin özünde hiçbir şeye yetişmek istemiyorum. Hayatımda görmek istediğim manzara şu fotoğraftaki kadar basit ve net:

Kaynak: Flickr

Gel gelelim hayatın bana sunduğu pek böyle bir şey değil…

Çok şey mi yapıyorum emin değilim ama çok iyi bildiğim bir şey var. Ben bebekken de, çocukken de, şimdi de hep ‘meşgul’ bir insandım. Hep uğraşacak, merak edecek, öğrenecek, karıştıracak, bozacak, yapacak bir şeylerim vardı. Büyüdükçe; aklım, fikrim, algılama, sahip olma ve yorumlama gücüm arttıkça bunların sayısı da arttı.

Bu yazının amacı hem kendime ait bir çetele tutmak, hem de sorana ‘al işte’ demek. Siz de okuyorsanız o gözle okuyun.

Buyrun, başlıyoruz!

Read the rest of this entry »


Dünyayı satan adam

Posted: May 21st, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Video / Ses | Tags: , , , , , | 12 Comments »

Ben müzikle fazla ilgili biri değilim. Etrafımda konuyla igili o kadar uzman kişiler var ki, anlıyorum, ilgiliyim demeye bile korkuyorum. Ama severim. Öyküsü olan şarkıları biraz daha fazla severim.

Çok uzun zamandır kimbilir tam olarak hangi sebeple beni derinden etkileyen bir şarkı var: The Man Who Sold the World. Yani Dünyayı Satan Adam. İlk olarak David Bowie tarafından seslendirilmiş; daha yakın dönemse Nirvana’nın MTV için gerçekleştirdiği Unplugged konserinden Kurt Cobain’in yorumuyla tanıdı. Arada onlarca farklı grup tarafından da yorumlandığını bilmekte fayda var.

İsterseniz bir yandan dinlerken okumaya devam edelim:

Bowie’nin 1970 Kasım’ında piyasaya çıkan aynı ismi taşıyan üçüncü albümünde yer alan bu şarkının sözleri içinde ilginç metaforlar saklar:

We passed upon the stair, we spoke in was and when
Although I wasn’t there, he said I was his friend
Which came as a surprise, I spoke into his eyes
I thought you died alone, a long long time ago

Oh no, not me
We never lost control
You’re face to face
With The Man Who Sold The World

I laughed and shook his hand, and made my way back home
I searched for a foreign land, for years and years I roamed
I gazed a gazeless stare, we walked a million hills
I must have died alone, a long long time ago

Who knows? Not me
I never lost control
You’re face to face
With the Man who Sold the World

Who knows? not me
We never lost control
You’re face to face
With the Man who Sold the World

Tercüme etmeyeceğim çünkü aynı tadı verebileceğimden emin değilim. Konusu kabaca kendisinin bilmediği bir yüzüyle karşılaşan adamın karmaşık duygularından ibaret. (Hugh Mearns’in ‘The Psychoed‘ adlı şiirinden de bir bölüm içerir)

Bowie bu şarkıda aslında kendi şöhret yolculuğunu, asıl kendine yabancılaşmasını ve hayranlarıyla olan ilişkisindeki tuhaflıkları da vurgular.

Metaforları inceleyen kimileriyse şarkıda anlatılanın İsa peygamberin öyküsüne bir başka bakış olduğunu iddia eder. Şarkıda öldüğü sanılan ancak ölmeyip kontrolü Şeytan’a karşı hep elinde tutanın Tanrı’nın oğlu İsa olduğu da bir taraftan mantıklıdır. Kimileri içinse karşılaşılan ‘Dünyayı Satan Adam’ Şeytan’ın ta kendisidir. Bir başka bakış açısı bu kişinin Adem (peygamber) olduğunu savunur. İddialar böyle sürer gider.

David Bowie’nin bu albümün kapağında bir kadın elbisesi giymesi de dikkat çekicidir.

İlginç ayrıntılardan bir diğeriyse şarkının 1993′te Nirvana tarafından yeniden yorumlanmasının (Cobain’in “Bu bir Bowie şarkısıdır” diye anons etmesine rağmen) milyonların şarkıyı Nirvana ile özdeşleştirmesidir. Hatta o dönemde Bowie’nin bir konserinde bu şarkıyı seslendirmesinin ardından hayranlarınnı yanına gelip “Nirvana’nın şarkısını söylemeniz çok hoş” demesi onu deli etmiş ve “siktirin ulan” gibisinden bir tepki vermesine yol açmıştır.

O zaman bir kere de Bowie’den canlı izleyelim mi?

Lafı geçmişken Nirvana yorumu da gerçekten güzeldir. Onu da izleyelim hadi.

Youtube ile sorun yaşıyorsanız bir de Grooveshark ekleyelim:

I must have died alone, a long long time ago…


Çocuklar bizim çocuklarımız değil

Posted: May 16th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , | 13 Comments »

Ben her zaman baba olmayı istedim. Çok istedim. Eğer eşime saygımın bir ispatı gerekiyorsa bu arzumu 9 sene bastırmış olmam yeterlidir sanıyorum.

Önümüzdeki ay 2 yaşına girecekler.

Gül Deriş Bayram'ın objektifinden Ali Bey ve Zeynep Hanımın prova kareleri.

Babalığa dair 2 yıllık süreçte anlatacak çok şey birikti. Fakat aynı sürede anneliğin nasıl bir şey olduğunu dair biriktirdiğim gözlemleri hatırlayınca susmayı tercih ediyorum.

Babalık dünyanın en yalandan unvanı. Erkeklerin kendi kendine biçtiği içi boş bir kaftan.

Tamam; mamalarını da yaptım, sütlerini de verdim, yemeklerini de yedirdim, altlarını da değiştirdim, kakalı kıçlarını da yıkadım, onu da, bunu da yaptım ama bunların hiçbiri bir beni anne yarısı bile yapmıyor.

Bunun tam tersinin yaşandığı istisnalar da vardır elbet.

Fakat benim baba olan arkadaşlarım çoğu yukarda saydıklarımın üçte birini bile yapmış değiller daha.

Çocuklarım henüz konuşamıyor. Küçücük dünyalarının toplam 20 kelimeyi geçmeyen küçük kelime haznesi içinde bazı kelimeleri bir araya getirebiliyorlar ancak. Yani iletişimimiz henüz temel ve anlık ihtiyaçlar ekseninde.

Ama ne yalan söyleyeyim; çok güzel ‘baba’ diyorlar. Sabah yatağıma girip uykumun en güzel yerinde beni uyandırıyorlar. Aslan belgesellerinde babanın tepesinde yuvarlanan yaramaz bebekler gibiler aynı. Çok güzel kokuyorlar. İnsana her şeyi unutturuyorlar. Daha doğrusu onlara bakınca başka her şeyi unutmak istiyorsunuz.

İşin garibi, başarıyorsunuz da…

Şimdilerde kafamı başka şeyler kurcalamaya başladı. Daha çok onları eğitme, yetiştirme, şekillendirmeyle ilgili. Bu kurcalama kimi zaman endişeye, buhrana doğru gidebiliyor. Onların etraflarındaki her şeyi ne kadar kolay kaptığını ve hayatına soktuğunu görünce her şeye daha fazla dikkat eder hale geliyorsunuz.

Size benzemek, sizin gibi hareket etmek, sizin gibi tepkiler vermek istiyorlar. İnsan beyninin taklite ne kadar yatkın olduğunun iki canlı belgesi…

Bir yandan da asileşiyorlar.

Kendi karakterleri oluşuyor ve itiraz ediyorlar. Aynen bizim gibi öğrendikleri şeyleri yaşayarak, tecrübe ederek öğrenmek istiyorlar. Bir adım daha atarlarsa düşeceklerini bilen anne babalarının tecrübelerini yine anne babalarının bir zamanlar yaptığı gibi ‘düşerek’ edinmek istiyorlar. (ve bu ilginç bir şekilde hoşuma gidiyor)

Böyle durumlarda aklıma Halil Cibran’ın ‘Çocuklar’ şiiri geliyor.

Çocuklar

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

Geçenlerde okuduğum bir blog yazısının da kafamda yer ettiğini söylemem gerek.

Karışık işler vesselam…


Küçük adam olmak

Posted: May 14th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , | 11 Comments »

İlkokul yıllarında yaz tatilimin bir bölümü dedemlerin şehrinde geçerdi. Onlarla olmak mı, evden uzak olmak mı yoksa farklı bir ortamda bulunmak mıydı orijinal olan bilmiyorum ama benim için çok keyifli günlerdi onlar.

Giderken bavuluma doldurduğum kitapları bir çırpıda bitirdiğimden dedemlerde ya da konuda komşuda ne bulduysam onlarla devam ederdim.

Yaz ayları bu çerezlerle geçti.

İşte o şekilde elime geçen kitaplardan biri şu an adını tam hatırlayamadığım (SAS ya da TAY serisi olabilir mi?) siyah kapaklı ‘pulp-fiction’lardan biriydi. Bir ajanın hikayesi.

Romanın bir bölümünde kahramanımız mafya liderlerinin toplantısına onlardan biriymiş gibi sızmayı başarıyordu. Romanda tasvir edilen her mafya üyesi çakı gibi vücuda sahip, bakımlı, pırıl pırıldı. Ama içlerinden bir tanesi iki günlük sakalı, paspal kıyafetleri ve dikkat çekmeyen tavra sahipti.

Esas adam da oydu…

Diğerleri saçına, başına, kılığına, kıyafetine özen göstermekten asıl işlerini ve odaklarını kaybetmişlerdi. Onlar önde olma, bizimkiyse kendini sıradanlaştırma ve işine odaklanma derdindeydi. Bu yüzden de esas yok edilmesi gereken oydu. (bu romanın ismini hatırlayabilen olursa minnetar olurum, senelerdir sahaflarda aranırım her fırsatta)

Şu yaşımda hala hatırladığım bu pasaj nedense beni çok etkilemişti. O günden beri her ortamda o parlaklardan biri olmaktan çekindim. Gösterişli olmak, fit olmak, dikkat çekmek, kılık kıyafete, saça başa özen göstermek hep bir zayıflık gibi yer etti aklımda. Hep uzakta, dışarda, usul, sessiz olmaya çalıştım. Başarılı olabildim mi peki? Bence hayır. Ama kendimi törpülemeye devam ediyorum. Yılmadan!

Yine beni en çok etkileyen filmlerden biri olan Devil’s Advocate (Şeytanın Avukatı) filminden bir pasaj da aynı akorttan gider (Al Pacino’nun en iyi rollerinden biridir bana göre):

There’s this beautiful girl just fucked me forty ways from Sunday… We’re done, she’s walking to the bathroom, she’s trying to walk, she turns… She looks… It’s me. Not the Trojan army just fucked her. Little ol’ me. She has this look on her face like: “How the hell did that happen?”

(İşte beni her şekilde siken güzel kız… İşimiz biter, banyoya doğru yürür; hatta yürümeye çalışır, döner… Bakar… Benim işte. Biraz önce onu Truva ordusu değil, ben sikiyordum. Küçük, zavallı ben. Yüzünde “Bu nasıl oldu?” ifadesi vardır)

Devil’s Advocate, neredeyse bütün sözlerini ezbere bildiğim bir yapıt. Bu yüzden tek bir alıntıyla konuyu kapatamam.

Don’t get too cocky my boy. No matter how good you are don’t ever let them see you coming. That’s the gaffe my friend. You gotta keep yourself small. Innocuous. Be the little guy. You know, the nerd… the leper… shit-kickin’ surfer. Look at me.  Underestimated from day one. You’d never think I was a master of the universe, now would ya?

Çok kendini beğenmiş olma oğlum. Ne kadar iyi olursan ol, seni farketmesinler. Bu gaf olur dostum. Küçük kalmalısın. Zararsız. Küçük adam ol. Bilirsin işte, inek tipler, cüzzamlılar gibi. Bana bir bak. İlk günden küçümsenmişim. Dünyanın efendisi olduğumu asla düşünmezdin, değil mi?

ÇOK farklı bir açıdan yaklaşsa da, Edmond Rostand‘ın ‘İstemem Eksik Olsun‘ pasajı da benzer şekilde tınlamaz mı?

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

Yine Devil’s Advocate ile bitirelim:

Vanity, is definitely my favourite sin! (Kibir, kesinlikle en sevdiğim günahtır!)

Şunu da koymasam ölürdüm:

Let me give you a little inside information about God. God likes to watch. He’s a prankster. Think about it. He gives man instincts. He gives you this extraordinary gift, and then what does He do, I swear for His own amusement, His own private, cosmic gag reel, He sets the rules in opposition. It’s the goof of all time. Look but don’t touch. Touch, but don’t taste. Taste, don’t swallow. Ahaha. And while you’re jumpin’ from one foot to the next, what is He doing? He’s laughin’ His sick, fuckin’ ass off. He’s a tight-ass. He’s a sadist. He’s an absentee landlord. Worship that? NEVER!

Bu konulara bir ara tekrar döneceğiz.


Deniz Baykal’ın hatırlattığı bir detay

Posted: May 13th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , , , | 15 Comments »

Geçen haftasonu AKP’nin en namlı bakanlarından birinin oğluyla sohbet ediyordum. Dedi ki “Deniz Baykal ile Nesrin Baytok arasında yaşanan şey onları ve eşlerini ilgilendirir. Başka kimseye de bir şey söylemek düşmez”.

Ben de aşağı yukarı aynı şeyi düşündüğümden gündemi işgal eden ve asıl konuşması gerekenlerin dışında herkesin lafazanlıkla iğdiş ettiği o meseleye girmeyeceğim.

Tuttuğum, beğendiğim, desteklediğim bir politikacı olmamakla birlikte Baykal hakkında pek de bilinmediğini düşündüğüm bir ayrıntıyı paylaşmak istedim sadece bu vesileyle.

Baykal’ın hayatını etkilediğini söylediği Rudyard Kipling‘in ‘If” (Eğer) adını taşıyan ve Türkçeye bir dönemki Başkanı Bülent Ecevit tarafından ‘Adam olmak’ adıyla çevrilen şiiri bence çok daha fazla kişiye ulaşması gereken dizeleri saklıyor yıllardır içinde. (Kipling de ayrıca incelenmesi gereken ilginç bir karakter)

Baykal’ın siyasi hayatına bir çırpıda bakınca hayli şaşırtıcı dursa da bu durum ‘Adam Olmak’ şiirinin harikuladeliğini gölgelemez.

Hatırlayalım mı?

Adam Olmak

Çevrende herkes şaşırsa,
bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
hem kendine güvenirsen eğer,
bekleyebilirsen usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana.
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden.
Döküp ortaya varını yoğunu,
bir yazı turada yitirsen bile,
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu.
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada,
sen dayanabilirsen tek.
Herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken,
dost da düşman da incitemezse seni,
ne küçümser, ne büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyi ile dünya önüne serilir,
üstelik oğlum, adam oldun demektir…

(Bu yazıyı yazdıktan sonra Ali Gökmen, Deniz Baykal’ın ağzından okunmuş bir versiyonu olduğunu hatırlattı, onu da ekliyorum aşağıya. Çok iyi bir şiir okuyucusu olmasa ve arada birkaç mısrayı atlasa da kendi ağzından duymuş olalım yine de)

Bu şiiri her okuduğumda içinde yeni bir şeyler buluyorum. Eminim sizde de aynı etkiyi bırakacaktır.

Ve Bülent Ecevit demişken; onun da ne kendine has bir şair olduğunu unutmayalım sakın…


Sosyal medya detoksuna başlarken

Posted: April 30th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel, Web Dünyası | Tags: , , , , , | 23 Comments »

Bir gün Teknosohbet çekiminden sonra Timur odamdan çıkıp ofisin içinde kayboldu. Ne zaman düşündü, ne etti, sormaya fırsatım olmadı ama benim sosyal medyadan uzaklaşmamı kafasına takmış ve bunun üstüne bir proje geliştirmiş. O kaybolma sırasında da stüdyoya girip olayı yaymak için bir program çekmiş.

O da kesmemiş olacak bir devam bölümü daha çekti, bloga yazdı, Yahoyt’a haber etti.

Daha bana söylemediği birçok plan da cabası…

1-10 Mayıs 2010 aralığını kapsayan bu meydan okumanın şartları şöyle:

Neler yapamayacağım:

  • Hiç bir sosyal ağda tek bir harf veya gülümseme işareti dahil hiç bir eylemde bulunamayacağım. (Twitter, FriendFeed, Gtalk, buzz, messenger, vs..)
  • Hiçbir sosyal ağ uygulaması açmayacağım. Pasif izleyici olarak dahi katılmayacağım. (Kağıt çıktı bile yok)
  • Hiç bir sitede yorum yapmayacağım. MYK Medya çalışanları ve birinci dereceden akrabalar dahil hiç kimse ile chat yapamayacağım.
  • Video konferanslara katılamayacağım.

Nelere izin var:

  • Televidyon’da yer alan herhangi bir programa katılabilirim.
  • Basın toplantılarında sosyalleşebilirim.
  • Canlı seminer veya toplantılara katılabilirim.

Sizin için ‘eh canım, ne var yani?’ olabilir ama benim için durum farklı. Size sosyal medya kullanımıma dair objektif bir fikir vereceğini düşündüğüm iki ekran görüntüsünü paylaşmak istiyorum (resimlerin büyük hallerine üstlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz):

Read the rest of this entry »