Gunpei Yokoi ismini hiç duymamış olabilirsiniz. Ben size biraz tanıtayım…
Gunpei Yokoi ve son evladı.
Yokoi, 1941 doğumlu bir Japon. 4 Ekim 1997′de geçirdiği bir trafik kazası sonucunda aramızdan ayrıldı. Hayatının büyük bir bölümünde kökeni 1883 yılına dayanan Japon oyun şirketi Nintendo’da çalıştı.
1964 Tokyo Olimpiyatları sonrasında Nintendo’nun ana işi olan oyun kağıtları sektörü yok olmaya yüz tutunca dönemin Başkanı Hiroshi Yamauchi çarkları döndürebilme adına taksi hizmetinden ‘aşk oteli’ adı altında genelev işletmeye kadar pek çok şeye el atsa da bir türlü dikiş tutturamaz.
Çocukluğu Nintendo oyun kartlarıyla içiçe geçmiş Yokoi de bu yıllarda Nintendo’nun meşhur Hanufada destelerinin üretiminde çalışmaya başlar. Boş vakitlerindeyse hobi olarak çocuklara yönelik çeşitli oyuncaklar tasarlar; hatta kimini üretip fabrikada bir kenara dizer.
Başkan Yamauchi iflasın eşiğine gelen şirketin tek para kazanan iş dalının çocuk oyuncağı birimi olmasından dolayı buraya yoğunlaşma kararı alır. Ama yeni bir ürüne ihtiyaç vardır. Bu alandaki yaratıcılığını duyduğu Yokoi’yi çağırarak işe yarayacak herhangi bir ‘şey’ geliştirmesini ister. Yokoi de bunu fırsat bilip boş zamanında geliştirdiği Ultra Hand adlı oyuncağı üretme fikrini Başkan’a kabul ettirir.
Ultra Hand, parmaklarınızı geçirip makas hareketini yaptığınızda uzayan bir kol düzeneği. 2 milyona yakın satmış olması ilginç, değil mi?
Oyuncak o kadar ilgi görür ki 1970 yılı Noel’inde (yılbaşı değil!) 1 milyon 600 bin tane satarak hem Nintendo’nun kasasını doldurur, hem de yaratıcısı Gunpei Yokoi’yi şirketin Araştırma ve Geliştirme bölümünün lideri konumuna getirir. Yokoi bu terfiden sonra daha da hırslanarak birbirinden ilginç ve başarılı şeyler geliştirerek başarıdan başarıya koşar.
Google’ın mobil cihazlara doğru yolculuğunu anlamak mümkün. Elindeki kaynak ve hizmetlerin büyük bir bölümü zaten mobilde daha anlamlı hale geliyor. Bunu ilk farkedip Google’ın kapısını çalan Andy Rubin’e de ne kadar teşekkür etsek az…
Ben ilk Android tabanlı telefonu (HTC G1) Televidyon‘da Kafa Kafaya programından tanıdığınız Burak Bayburtlu sayesinde kurcalama fırsatı buldum (Kendi incelemesini de seyretmenizi tavsiye ederim). Form olarak çok heyecan verici değildi. Apple iPhone’un en hararetli günlerine denk gelmişti ve açıkçası teknoloji camiası dahil kimse pek odaklanamamıştı. Ben de dahil…
IPTV temelde internet üstünden zenginleştirilmiş video yayın hizmeti. Televizyon ekranından aldığınız hizmetleri çok daha farklı hizmetlerle bezeyerek daha faydalı hale getiriyor. Elbette aynı zamanda internetin popüler yüzünü de ekrana taşıyarak işi katmerliyor. Ayrıntılarına bir ara gireriz.
İşim ve ilgim gereği IPTV konusuyla yıllardır haşır neşirim. Herhalde dünyada bununla ilgili çözüm geliştiren her firmanın demo merkezine gittim, teknolojilerini inceledim, sektörel fuarları gezdim.
Radikal gazetesindeyken DTV Holding’de üç ortaklı bir grubun ön strateji ve fizibilitelerini çıkardım. Maliyetler milyar dolara vurunca o iş uyumaya bırakıldı. Seneler sonra aktif olarak DTV Holding’de Yeni Nesil Hizmetler Direktörü olarak bizzat bu işlerle sorumlu hale gelince yine yeltendim ama işler çok daha karışmıştı.
Bütün bu süreçte önümüzdeki engel altyapı yatırım maliyeti ve gelir paylaşım modeliydi. Altyapı operatörleri aslan payını istiyor, yeni altyapının astarı yüzünden pahalıya geliyor; en kötüsü fizibiliteler uzun yıllar zarar projeksiyonu yapıyordu. İçerik sahibi tarafında bu pek göze alınan bir şey değil elbette. Altyapının sahibi önünde sonunda o yatırımı çıkaracak nasıl olsa.
Ama bütün bu çekişmeler sonuçta alternatifleri doğuruyor.
Bu alanda çalışanlardan biri de Sony. Önce Bravia serisinde yaptıklarını izleyelim:
Burada gördüğümüz tam donanımlı bir IPTV platformu değil ama sadece Bravia Z serisi televizyonunuz ile alabildiğiniz hizmetler anlamında düşündürücü. Kullanıcıların birçoğu buna bile razı. Üstelik hiçbir yeni altyapı yatırımı, gelir modeli kurgusu da gerektirmiyor.
Bir başka örneğe de bakalım:
Medya içeriği üretenlerin takip etmesi gereken bir alan olduğu kesin.
Küçüklüğüm evimizin altındaki taksi durağında, devasa Amerikan arabalarının içinde geçti. Taksimetre denen şeyin sağ tekerleğin üstüne doğru kaputun üstünde yer aldığı, analog rakamlardan oluştuğu yıllardı.
Aşağıdaki resimlere tıklayarak daha iyi görebilirsiniz.
[nggallery id=7]
Diğer bir ilgi alanım da elektrikli / elektronik eşyalardı. O zaman bu kategoriye giren sadece siyah-beyaz televizyon, Almanya’dan teyzemin yolladığı kaset teyp kaydedici ve dev dolaplı, pikap-radyo vardı.
Televizyonun içini açmama izin vermezlerdi. Ama radyo benim oyun alanımdı. Arkasındaki vidaları söker içindeki dev bobinlere, kondansatörlere, dirençlere bakar kurcalar dururdum. Elektrik çarpması denen şeyin ne olduğunu da o sayede öğrendim.
Evde bir liste yaptınız, süpermarkete gittiniz, birkaç da kaçamak alışveriş yapıp eve döndünüz, öyle mi?
Siz öyle sanın… Belli ki henüz planogram sanatından bihabersiniz.
1992 yılında Japonya’dayken kısa bir süre 5 kişiden oluşan bir arkadaş grubuyla aynı odayı paylaştım. Ülke dağılımı şöyleydi: ABD, Kanada, Avusturya, Papua Yeni Gine ve Türkiye. Harika zamanlar geçirdik.
Kanadalı arkadaşım süpermarket tasarımcısıydı. O yıllarda Türkiye’de süpermarket alanında Migros hakimiyeti olduğundan rekabet, tasarım gibi hinliklere ihtiyaç yoktu. Tek hatırladığım orijinallik seksenli yıllarda ara mahallelerde dolaşan Migros otobüsüydü! Yeni kuşak için garip gelebilir ama içi mini-markete dönüştürülmüş Migros logolu bir otobüs mahalleye gelir, siz aynen normal bir markete girer gibi içine dalar, alışverişi yapar, kasaya ödemeyi yapıp eve dönerdiniz. Her zaman keyifliydi…
Nokia’nın ‘internet sizin cebinizde’ şeklinde iddialı bir reklam kampanyasıyla tanıttığı N96′yı uzunca bir süredir kullanıyorum. Daha önce de N96 kullanıyordum. Bir gün burada detaylarını belki paylaşırım (gerçi televidyon’da bayağı detaylı anlatmıştım, sonra Buraklar da el attı).
En iddialı olduğu yanlarından biri fotoğraf kalitesi. Ne var ki mekana, ışığa ve bazen keyfine göre sonuçlar çok değişkenlik gösterebiliyor. İşte çok farklı zamanlarda, farklı ortamlarda çektiğim kareler. Karar sizin:
Teşvikiye Saray Pastanesi
Teşvikiye Saray Pastanesi
MYK Medya balkonu
Çırağan Four Seasons Oteli
Çırağan Four Seasons Oteli
Çırağan Four Seasons Oteli
Bir toplantı kesiti
Masamdan bir kesit
MYK’da bir kurgu anı
Ortaköy balıkçı iskelesi
Ortaköy Meydanı’ndan boğaz
(Bu arada WordPress için doğru dürüst, kolay yönetilebilir bir galeri plug-ini bilen varsa ve yorumlarda paylaşırsa ben dahil çok kişi sevinecektir)
Kişisel teknoloji ürünleri adı üstünde ‘kişisel’ bir şey olmakla birlikte tüketim alışkanlıkları açısından bakıldığında aslında karar aşamasında ‘kitlesel’ davranılan bir kategori. Yaptığımız seçimlerde asla kişisel kararlarımız doğrultusunda hareket ettiğimizi söyleyemeyiz. 15 seneye yakın bir zamandır gazetelerde, dergilerde, televizyonda, radyoda teknoloji yazan, incelemeler yapan biri olarak bunda tuzum olmadığını söyleyemem. Ama şahsen satın aldığım (satın alma konusuna döneceğiz) hiçbir ürünü bir şeyin etkisinde kalarak almadım.
Teknoloji tüketicisi azınlık olmaktan genellikle korkar. Bir kısım da sürüden ayrılma hıncıyla gölgede sessiz sedasız ilerler. Ama biliriz ki insanlar genelde popülerden yana olmak ister. Tuttuğu takımın bile başa güreşenlerden olmasını ister. Bir futbol takımına gönül verirken bile hissi davranmaktan öte (örneğin Türkiye’de) o bilindik 3-4 takımdan birine yazılır.
Bunun altında yatan biraz da yalnız kalmama dürtüsüdür bence. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’u tutmak cesaret ister. Ama Fenerbahçe’yi, Beşiktaş’ı, Galatasaray’ı tutmak kolaydır. Çok da zorlanmazsınız. Fazla sorgulanmazsınız. Ama Belediyespor’da alaycı tavırları göğüslemeniz gerekir. Sizi aptal yerine koyanlar bile olacaktır. (futbolu severim ama herhangi bir takım ile zerre kadar ilgim yoktur bilmiş olun)
Teknoloji de böyledir işte. Herkesin yaptığı şeyleri yapmak istersiniz. Herkesin satın aldığını almak, kullandığını kullanmak istersiniz. Hepsine de bahaneler bulursunuz. Aynen takımınız yenildiğinde, sarpa sardığında evladına toz konduramayan anne-baba gibi olan olaya hiçbir etkisi olmayan eski olayları ısıtıp muhabbete sokarak o hali unutmaya (ve unutturmaya) çalışmak gibi. O sizin takımınızdır ve laf yiyen bir anlamda sizsinizdir.
Bilkom yeni Macbook‘un ellerindeki tek numunesini verdi. Timur ile bir inceleyeceğiz. Ardından bugün elimde görünce resmen saldıran Burak kendi programında Macbook Air ile karşılaştırmak için istedi. Televidyon‘da detaylarını göreceksiniz bolca nasıl olsa. Ama şöyle bir özet:
Monoblok tasarım cidden güzel. Hayran bırakıcı.
Alet ısınmıyor eski Macbook’lar kadar.
Bizdeki modelin geri aydınlatmalı ekranı ve tuşları yok. Tuş sorun değil ama ekranda ciddi fark var.
Fiyatı henüz belli değil.
Multi-touch destekli touchpad güzel de tıklama tuşunun entegre olması bazen işleri karıştırıyor.
Bu cihaz bir hi-fi müzikçalar, HD ekranlı bir video tüpü, web sunucusu, medya merkezi, retro oyun deposu ve dahası. Tasarımına zaten diyebileceğim bir şey yok. Aranızda Ülker çikolatalı gofret sevmeyen var mı?
Art Lebedev Stüdyosu yıllardır ibret ve hevesle takip ettiğim bir tasarım ofisi. Moskova’daki keyifli ortamlarından istikrarlı bir şekilde dünyanın ağzının sularını akıtan şeyler yaratıyorlar.
Bunlardan birisi de Optimus klavye. Çıkış mantığı benim de zamanında hep düşündüğüm bir şeydi. (şaka gibi ama ‘şerefsizim aklıma geldiydi’). Ama benim çıkış noktam OLED’li klavye değil Alman kökenli Das Keyboard idi. Das Keyboard’un mantığı tuşlarının üstünde hiçbir işaret olmaması (129 dolar).