Benim için çok ilginç iki olayın yaşandığı bir hafta oldu. Birincisi hayatımda ilk defa kendi sahibi olduğumuz bir eve taşındık. İkincisi hayatta ‘arkadaşım’ dediğim birkaç insandan biri gencecik yaştaki eşini bir sağlık sorunu nedeniyle kaybetti…
İkincisi daha önemli geldiği için ondan başlamak isterim.
Ölüm denince aklıma gelen iki cümle var: ‘mezarlıklar yeri doldurulamaz insanlarla doludur’ ve ‘hiçbir ölüm vakitli değildir’. Aklıma yer etmiş olsalar da ikisi de alabildiğince pragmatist, duygudan yoksun ve ölümün ne demek olduğunu anlatmaktan çok uzak…
Eşini kaybeden arkadaşımın çocukluğu Heybeliada’da geçtiği için eşinin mezarının da orada olmasını istemiş. Biz de son görevimizi yerine getirmek için sabah vapura atlayıp adanın yolunu tuttuk…
Ada enteresan bir kavram. Anakara denilen yerden uzakta, kendine has ulaşım şekilleri ve saatleri olan, ayrı bir yaşamın farklı bir frekansta yaşandığı bir yer. İnsanları farklı, esnafı farklı, evleri; hatta kedileri bile farklı.
Eating, drinking, fucking, sucking, snorting? Then what? Tell me, then what?
You’re fifty. You got a bag for a belly. You got tits, you need a bra; they got hair on ‘em. You got a liver, it’s got spots on it, and you’re eatin’ this fucking shit; and looking like these rich fucking mummies in here.
Is this what it’s all about? Is this what I work for?
Kişisel bilgilerimi içeren sayfada da değindiğim gibi elimden geldiği kadar çok okumaya çalışıyorum. En büyük zaafımsa dergiler. Her ay onlarca farklı ilgi alanına dair dergiler alıyorum. Çoğunlukla aynı ay içinde okuyamadığım için bir sonraki aya sarkıp kartopunun çığa dönüşmesi misali masamda dağlar oluşturuyorlar.
Dergiler böyle birikir, birikir, birikir... Tam eridi derken aybaşı gelir...
Dergiler iyidir. Gazetenin telaşı, internetin (genel anlamdaki) sığlığından uzaktırlar ve kendi alanında iddia taşıyan, mümkün olduğu kadar uzman ellere kendini teslim etmişlerdir. Üstelik genel geçer gündem konularının dışında kalan enteresan şeyleri keşfetmek için de eşsiz bir ara geçit işlevi görürler.
Benim için dergi okumak (yaptığım pek çok diğer şey gibi) işimin de bir parçası olduğundan vazife disiplininde takip etmeye çalışıyorum. Ama birkaç altın tavsiyeyi paylaşmak istedim; belki sizin için de faydalı olabilir. (aşağıdakilerin bir önem sırası yok, aklıma geldiği sırada yazıyorum)
Kendi ilgi alanınız dışındaki dergilere mutlaka şans verin. Öylesine, zevk için alın, karıştırın. Beğenirseniz almaya devam edersiniz. Ama inanın ona ayırdığınız zaman boşa gitmez. Kendi merakınızın içinde boğulmanızı ve sığlaşmanızı da engeller.
Dil biliyorsanız yabancı yayınları takip etmeye çalışın. Türkçe dergilerin arasında da çok seçkin örnekler olsa da insan ve para kaynağı çok daha geniş yabancı yayınlarda çok daha leziz ve doyurucu konulara ulaşmak daha olası.
Büyük şehirlerdeyseniz D&R, Remzi gibi büyük mağazaları mutlaka ziyaret edin. Böyle yerler ücretsiz dergi okumak ve nelerin yayınlandığına bakmak için bir mabed gibidir. İstanbul için Kanyon Remzi ve D&R, Mayadrom Remzi bu kritere uyar. Ankara’daki devasa D&R da öyle. Diğer şehirlerde bakmadım, bilemiyorum. Girin toplayın dergileri, oturun bir sandalyeye, çevirin sayfaları. Vaktiniz ne kadar elveriyorsa.
Satın aldığınız dergileri okuyabileceğiniz yerlere dağıtın. Örneğin yatarken bakacağınız dergileri başucunuza, işyerinde bakabileceklerinizi masanıza, arada sırada bakabilecekleriniziyse çantanıza atın. Gün içinde birkaç dakika ayırarak ne kadar çok şey okuyabileceğinizi tahmin edemezsiniz. (ben emeğe saygısızlık olarak düşündüğümden tuvalette bir şey okuyamıyorum ama tuvaletini kitaplığa çeviren çok arkadaşım da var. Onu da unutmamak gerek)
Dergilerin tamamını taşımanız gerekmez. En akıllıcası aldığınız dergiyi hızlıca tarayıp okumak istediğiniz sayfaları yırtıp gerisini atmaktır. Çoğu sayfanın reklam ve süprüntü basın bültenleri, şişirilmiş fotoğraflar olduğunu düşününce hele. Denediğinizde aslında bir derginin taşınabilir kısmının ne kadar kompakt olduğunu göreceksiniz.
Ögrendiğiniz bilgileri mutlaka bir kenara not alın. Hatta bunları sonradan kategorik olarak düzenlerseniz çok değerli bir veri bankanız olur. Şahsen bulduğum her istatistiği, rakamsal, sektörel veriyi kaydediyorum. Ve mutlaka bir yerlerde işime yarıyor.
Aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Yenileri gelirse maddelere ekleyeceğim. Sizin tüyolarınızı da yorumlarda beklerim.
Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
Ortalamanın üstünde bir bilgi ve birikime sahip olmakla birlikte yazmaya ve konuşmaya cesaret edemediğim konulardan biri de sinema. Kişisel ilgi alanlarımdan yola çıkarak bilim-kurgu konusundaki görsel arşivin tamamına yakınını izlediğimi söyleyebilirim. Ama asla bir sinefil olduğumu da söyleyemeyeceğim. (hiçbir konuda o kadar derinlemesine bilgi sahibi olmayacağıma dair çok uzun zaman önce kendi kendime bir söz verdim)
Beni en çok hayal kırıklığına uğratan bilim-kurgu / fantezi filmleri önceden kitaplarını okuduklarım oldu. Yazarların kelimeler, tasvirlerle kurduğu dünyaları, ustalıkla canlandırdığı karakterleri asla filmlerde bulamadım. Kitabını okumadan filmlerinden etkilenenlerin de hep büyük bir dilimi kaçırdığını düşünürüm.
Sağlıklı bir insan için hayalindeki eşi bulmak ömür boyu süren bir arayış olabilir. Kadını, erkeği de çok farketmez. Aradaki tek fark, erkeklerin tarihin derinliklerinden gelen avantajıyla bunu daha uluorta yapabilmesi, meşrulaştırmasıdır, hepsi bu.
Hayvanların doğal yaşamlarıyla insanlar arasında çok da bir fark yoktur aslında. Mücadele etmesi gereken, kalp fethetmesi gereken hep erkektir. Kabarır, süslenir, püslenir, etrafında dolanır, caka yapar, dişinin ağzından girer, burnundan çıkar…
Dişi ise seçer… En güçlüsünü, en sağlıklısını, en yağızını.
Hayvanlardaki içgüdü nesli sürdürme üstünedir. Dişi kimin çocuğunu doğuracağını seçer. Doğada hayatta kalabilecek, kendisine çok muhtaç kalmayacak, sağlıklı yavrular için etrafındaki en güçlü erkeği seçer.
Yüzemeyen bir hayvan olduğunu gayet iyi bilen akrep, bir gün nehrin öte yanına geçmek zorunda kalır. Ne yapacağını düşünürken suyun yanındaki kurbağayı görür ve yanaşır. Kurbağa irkilmiş, korkmuştur. Akrep kurbağayı sakinleştirir ve sorar,
“Karşıya geçmem gerek. Beni sırtında taşır mısın?”
Kurbağa gözleri büyüyerek cevap verir.
“Ama ya beni sokup öldürürsen?”
“Olur mu?” der akrep. “O zaman ben de boğulur, ölürüm!”
Kurbağa ikna olmuştur. Akrebi sırtına alır, nehre girer, yüzmeye başlar. Tam ortaya gelmişken ensesinde bir sızı hisseder. Vücudu buz kesmeye başlar. Kolları, ayakları histen kesilir. Birlikte dibine gömülecekleri ve bir daha asla çıkamayacakları suya batarken can havliyle sorar:
Sırt çantamın fermuarı söküldü. İhmal ettiğim binbir dertten biri ama söküldükçe de sökülüyor. Sabah evden çıkarken tam karşımızda bir terzi olduğunu hatırladım. Siz nerede yaşıyorsunuz bilmiyorum ama İstanbul’da artık pek karşınıza çıkan şeylerden değil terzi.
Dükkanın kendisi kadar yaşlı bir amca buyur etti güleryüzle. Güleryüzlü esnaf da kalmadı artık. Çantayı gösterince şöyle bir baktı ve “bunu ben yapamam ama köşede kunduracı var” dedi.
Ben okumayı-yazmayı hep sevdim. 1996 yılından bu yana periyoduna göre gazete ve dergilerde haftalık, aylık sayfalar hazırlıyorum. Bu bir iş. Karşılığında para alıyorum. Benim gibi işi yazmak olan insanların yazdıklarını okumak için okurlar da gazete ve dergilere para veriyor. Dolayısıyla ticaretin gerektirdiği bütün kriterler bu sürecin içinde. Yazar – okur – reklamveren ilişkisi bunlardan sadece biri. Basını kapsayan kanunlarla tekzip, sansür, para ve hapis cezası gibi birçok hukuki düzenlemeyi de unutmayalım.
Tecrübe; ya da Türkçe karşılığıyla deneyim TDK sözlüğünde ‘bir kimsenin belli bir sürede veya hayat boyu edindiği bilgilerin tamamı, tecrübe, eksperyans.‘ şeklinde anlatılıyor. Acı-tatlı birçok birikimin tortusu olarak da adlandırılabilir. Kimileri başarının sırrına vakıf oluyor, kimileri de başarısızlığın.
Gel gelelim insanlar genellikle birikimlerin yerine onlar sayesinde kazanılan unvan, şan, şöhret, para, servete odaklandığından deneyimlerin bırakın değerini; varlığı bile akla gelmiyor.
Danışmanlığın Türkiye’de oturmamış olması; hatta çoğu zaman burun kıvrılan bir kavram olması da belki bu yüzden. İyi bir fikir ya da zamanında bir uyarı, bazen kurumları büyük maliyetlerden, çok daha önemlisi ‘zaman kaybından’ kurtarabilir.
Küçük bir çocuğa ateşin el yaktığını öğretmek de bir deneyim aktarımıdır, birikimiyle yatırım yapmayı düşünen birine verilen portföy dağılım tavsiyesi de. Ateşin el yaktığını, bıçağın kestiğini, falanca mantarın zehirlediğini herkesin yaşayarak öğrendiği bir dünyada insanlığın gelişmesinden söz edebilir miydik?
Her şeyi deneye-yanıla öğrenmeyi tercih edenler de olabilir. Şahsen ben hep ilgilendiğim konuları benden daha iyi bildiğini düşündüğüm insanlara danışmayı, fikir almayı tercih ederim. Deneme-yanılmaktan çok hoşlanıyor olmama rağmen. Ama her iki senaryoda da deneyimin değerine inanırım ve hak ettiği karşılığı vermeye çalışırım. Maddi ya da manevi…
Özetle şu ana kadar iki gruptan bahsettik: deneyime değer vermeyen ve kendi bildiği yoldan gidenler ve tam tersi yöntem izleyenler.
Bir de üçüncü tür var. Her ikisinden de birazcık… Sıklıkla karşıma çıkıyorlar. Onlardan birinin e-postası bu yazıyı yazmaya itti beni. Şöyle diyor:
Serdar Bey Merhabalar,
Umarım iyisinizdir, Radikal gazetesinden yazılarınızı severek takip etmekteyim.
Biz XXXXXX olarak YYYYYYY amaçlı bir çalışma yürütmekteyiz. Bu çalışmada sizin görüşlerinize başvurmak istiyoruz.
Görüşleriniz bizim için çok önemlidir. Çalışmamız yaklaşık bir – birbuçuk saaat civarı olacaktır. Çalışmamız Şişli de olacaktır. Sizin müsait olduğunuz bir vakit sizin deneyimlerinizden yararlanmak istiyoruz. Bulunduğunuz yerden alınıp istediğiniz yere tekrar bırakılacaksınız.
Görüşmemizin genel başlıkları şu şekilde olacak.
PC pazarının B2B Pazar trendi: büyüklüğü, teknoloji, ürünler vb…
PC pazarının B2B dağıtım yapısı ve trendi
B2B PC pazarının dikey yapısı (kurumsal, devlet, eğitim ve küçük-orta dereceli şirketlerle ilgili yapısı) ve genel trend.
PC üreticisi trendi
Çalışma tarihi : 1-2 Kasım Tarihleri arası sizin istedğiniz bir saatte olacaktır.
Çalışma karşılığında zamanınızı aldığımız için Boyner hediye çeki verilecektir
Nasıl ama?
Bu XXXXXX firması benden toplayacağı bu kadar detaylı bilgiyi de Boyner çeki karşılığında mı verecek asıl isteyene sizce? Aklıma şöyle cümleler geliyor.
Deneyiminizin gerçek değerinin bilindiği günler dileğiyle…