You wanna fuck with me? Okay. You wanna play rough? Okay. Say hello to my little friend!

Desteklenen sanatın öteki yüzü

Posted: July 3rd, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , | 19 Comments »

Çocukluğumda Vatikan’a dair çok şey okudum. Bu okumalarda bilimle kıyasıya mücadele edilen dönemde sanatla kurulan yakın ilişki hep dikkatimi çekmişti. Bu çelişkinin merkez üssü olan Katolik cephenin başkenti Vatikan’ın sahip olduğu paha biçilmez sanat hazinesi de doğal olarak odak noktalarımdan biri haline geldi.

İçlerinde iki örnek ise benim için hep başka bir konumda oldu: Davud heykeli ve Sistine Şapeli.

Ve elbette her ikisini de hayata geçiren Michelangelo Buonarroti

Bu iki eseri görebilmek, incelemek yıllarca en büyük hayallerimden biri oldu. Gördüğüm anın heyecanını kimseyle paylaşamayacağım için üzüleceğimi asla tahmin edemezdim ama.

Beni neden bu kadar etkilediğini anlatabilmem için bu eserlerden de ‘biraz’ bahsetmem gerek. Umarım başarabilirim.

Read the rest of this entry »


Anladım ki…

Posted: June 21st, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , | 13 Comments »

Benim kimseyi kurtarmaya ihtiyacım yok. Benim başkası tarafından kurtarılmaya ihtiyacım yok. Benim içimden geçemeyeceğim hiçbir deneyim yok.

Herkes sadece kendinden sorumlu. Herkes sadece kendi seçimi olduğu için burada ve herkesin çaresi sadece kendi içinde. Başkalarının başına gelenlerden ben sorumlu değilim. Ben sadece benden sorumluyum.

Herkes ve her şey eşit, Allah herkesin içinde. Ben sadece içimdeki Allah’ın sesini duyar ve onun sesiyle yürürüm. Ben anda bilirim ve anda dönüştururum. olaylar kendiliğinden çözüm bulur.

Şu ara okuduğum Esra Özbay’ın İçimdeki Yolculuk adlı kitabından bir pasaj. Hepinizle paylaşmak istedim.


Deniz Baykal’ın hatırlattığı bir detay

Posted: May 13th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , , , | 15 Comments »

Geçen haftasonu AKP’nin en namlı bakanlarından birinin oğluyla sohbet ediyordum. Dedi ki “Deniz Baykal ile Nesrin Baytok arasında yaşanan şey onları ve eşlerini ilgilendirir. Başka kimseye de bir şey söylemek düşmez”.

Ben de aşağı yukarı aynı şeyi düşündüğümden gündemi işgal eden ve asıl konuşması gerekenlerin dışında herkesin lafazanlıkla iğdiş ettiği o meseleye girmeyeceğim.

Tuttuğum, beğendiğim, desteklediğim bir politikacı olmamakla birlikte Baykal hakkında pek de bilinmediğini düşündüğüm bir ayrıntıyı paylaşmak istedim sadece bu vesileyle.

Baykal’ın hayatını etkilediğini söylediği Rudyard Kipling‘in ‘If” (Eğer) adını taşıyan ve Türkçeye bir dönemki Başkanı Bülent Ecevit tarafından ‘Adam olmak’ adıyla çevrilen şiiri bence çok daha fazla kişiye ulaşması gereken dizeleri saklıyor yıllardır içinde. (Kipling de ayrıca incelenmesi gereken ilginç bir karakter)

Baykal’ın siyasi hayatına bir çırpıda bakınca hayli şaşırtıcı dursa da bu durum ‘Adam Olmak’ şiirinin harikuladeliğini gölgelemez.

Hatırlayalım mı?

Adam Olmak

Çevrende herkes şaşırsa,
bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
hem kendine güvenirsen eğer,
bekleyebilirsen usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana.
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden.
Döküp ortaya varını yoğunu,
bir yazı turada yitirsen bile,
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu.
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada,
sen dayanabilirsen tek.
Herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken,
dost da düşman da incitemezse seni,
ne küçümser, ne büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyi ile dünya önüne serilir,
üstelik oğlum, adam oldun demektir…

(Bu yazıyı yazdıktan sonra Ali Gökmen, Deniz Baykal’ın ağzından okunmuş bir versiyonu olduğunu hatırlattı, onu da ekliyorum aşağıya. Çok iyi bir şiir okuyucusu olmasa ve arada birkaç mısrayı atlasa da kendi ağzından duymuş olalım yine de)

Bu şiiri her okuduğumda içinde yeni bir şeyler buluyorum. Eminim sizde de aynı etkiyi bırakacaktır.

Ve Bülent Ecevit demişken; onun da ne kendine has bir şair olduğunu unutmayalım sakın…


Kış dertlerinin yaz yansımaları

Posted: April 29th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , , , , , | 13 Comments »

Hayır demeyi tam beceremeyenlerdenim. Bu konuda epey ilerleme kaydettim ama yine de bazı konularda kafadan ‘hayır’ diyemiyorum.

Örneğin birkaç hafta önce Burak Büyükdemir “Ankara’da bir eTohum toplantısı yapacağız Ersan Özer ile senin konuşmacı olmanı istiyorum” dediğinde İstanbul’dan kalkıp Ankara’ya hepi topu 2 saatlik konuşma için gitmeyi, bunun için bütün bir iş gününü heba etmeyi gözümün önüne getirip ‘hayır’ demeleliydim.

Ama ben o yolun keyifli geçebileceğini, orada yeni insanlarla tanışacabileceğimi ve hatta nicedir internetten tanışıp gerçek anlamda tanışamadığım insanları görebileceğimi; hepsi bir yana konuşmam sayesinde belki birkaç insana bir faydamın dokunabileceğini düşünerek ‘evet’ dedim… Üstelik yabancı bir şehri keşfetmek de zevkli çoğu zaman.

Ne şans ki aynen de hayal ettiğim gibi güzel geçti Ankara ziyaretim; iyi ki de gitmişim.

Read the rest of this entry »


Son bir öpücük

Posted: April 17th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , | 5 Comments »

‘Romantik’ sıfatı kendimi tanımlarken aklıma gelen listede asla yer almıyor. Tamamen mantık üstüne kurulu olmasam bile öyle her daim yerden iki parmak havada gezen; her yağmuru, her güneşi yeni bir şiirle, aşkla taçlandıranlardan da olmadım hiçbir zaman.

Bir de kötü huyum var, dişçi koltuğunda kanal tedavisi yaptırmayı romantik film seyretmeye yeğlerim (beter bir profil çizdiğimin farkındayım ama öyle).

Özpetek ailesini bir vesileyle tanıyoruz. Siz daha çok Ferzan isimli üyesinden biliyor olmalısınız. Aynı zamanda bir yapım şirketleri de var. Sağolsunlar her getirdikleri filmin galasına da davet ediyorlar.

2001 yılında yine bu şekilde L’Ultimo Bacio (Son Öpücük) filminin galasındaydım. (Türünden dolayı) arkadaş hatırı olmasa asla görmeyeceğim filmlerden biri anlayacağınız. Oysa meğer arkadaşlar insanların önyargılarını, tabularını kırmak, onları sıradan çizgilerinden çıkarmak içinmiş.

Çok uzun anlatabileceğim ruh halini çok kısa bir şekilde özetlemeye çalışayım: Hayatımda beni bu kadar etkilemiş en fazla 3-4 film sayabilirim (bir tanesini bu blogun sağına soluna bakanlar kolayca farkeder sanırım).

Gabriele Muccino’nun hem yazıp hem yönettiği bu filmin internette ne yazık ki kötü kaliteli bir fragmanından ötesini bulamadım:

Senaryoyu özetlemeyi hiç istemesem de bu kadar övdüğüm bir şeyin en azından temel yapısını paylaşmak isterim.

Carlo, Paolo, Adriano ve Alberto İtalya’da yaşayan çok yakın 4 arkadaştır. Bir reklam ajansında çalışan Carlo’nun birlikte yaşadığı Giulia hamile kalmıştır. Giulia güzelliğinin yanısıra güçlü bir karakterdir. Bundan mıdır tam açığa çıkmaz ama Carlo, doğacak çocuktan dolayı evlenme ısrarındaki Giulia yüzünden tedirgindir. Hem evlenmek için çok genç olduğunu düşünmekte hem de evli ve çocuklu arkadaşı Adriano’nunki gibi yarı kabus bir hayata sahip olmaktan korkmaktadır.

Evlilik ve babalık kavramını ürkütücü bir örneğe çeviren Adriano aslında sıradan, mazbut bir adamdır. Doğumdan sonra karısı Livia kendini tamamen çocuklara adamıştır. Bunun doğal sonucu olarak kocasını tamamen unutmuş; hatta onu sürekli evini ve çocuklarını boşladığı için suçlamaya, üstünde baskı kurmaya, bunaltmaya başlamıştır.

Filmin en ‘sıradan’ adamı Paolo ise kendini sürekli hor gören ölüm eşiğindeki babası ve umutsuz, karşılıksız çocukluk aşkına duyduğu sevgiden mustarip bir bekardır.

Muhteşem dörtlünün son üyesi Alberto ise hayatını ot içmeye ve kadın teni tatmaya adamıştır. Evi tam bir hedonist tekkesidir. Bu haliyle hem diğer üçlünün imrendiği, hem de hayata dair umutlarını diri tutan bireydir.

Francesca rolünü filmde Martina Stella oynuyor.

Filmin merkezi baba ve koca olmaya şaşkın ve çaresiz bir ruh haliyle ilerleyen reklamcı Carlo’nun karşısına tesadüfen çıkan Francesca olur.

Genç, güzel, hayat ve aşk dolu Francesca, Carlo’ya delicesine aşık olur. Carlo da kalben aynı ama konum olarak apayrı bir durumda olduğundan çocuğunu doğuracak Giulia ve kalbini yerinden hoplatan Francesca arasında bocalamaya başlar. Yine de kendini Francesca ile görüşmekten alıkoyamaz (aksini düşünen var mıydı?).

Fakat içinde bulundukları şartlar yüzünden bırakın aşk yaşamayı, görüşecek yer bulmaları bile dert haline gelir.

Daha da beteri Giulia olayların farkına varır…

Bu karışık durumun üstüne kurulu filmde bir diğer bir meseleyse bu dört arkadaşın hayalidir.

Senelerdir aralarında Paolo’nun (yanlış hatırlamıyorsam) dayısının karavanıyla İtalya’dan yola çıkıp Türkiye’ye gelmek, sahilde gezip eğlenmek, maceralara dalmak gibi bir plan vardır. Her fırsatta bunun üstüne konuşup dururlar. Bu sembolik hedef aslında hepsi için mevcut dertlerinden kopup gitmeyi, yeni bir başlangıç yapmayı temsil eder.

Filmin devamını anlatıp berbat etmek istemem ama başta da dediğim gibi beni bu kadar etkileyen çok az film vardır. Her şeyi birkaç dakikada bağlayan, en taş kalpliyi bile ağlatan, aynı zamanda güldüren efsane finali de en az filmin genel örgüsü kadar iyidir.

L’Ultimo Bacio…

Eğer seyretmediyseniz alın ya da çekin izleyin derim. Ben DVD’sini kaç kişiye hediye ettiğimi unuttum. (Eğer bulabiliyorsanız film müzikleri de sizi bambaşka diyarlara götürecek kadar iyidir)


Zamanı ölçmenin şekli ve bedeli

Posted: March 15th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 50 Comments »

Wired dergisinin ABD versiyonunun Şubat sayısında her yazısını merakla beklediğim Clive Thompson saatlerle ilgili bir yazı kaleme aldı. Anafikri şuydu: amacı zamanı bize hatırlatmak olan bir cihaz nasıl olur da modeline göre yüz bin; hatta milyonlarca dolarlık etikete ulaşır?

Panerai Luminor 1950 Ceramic

Benim de zaman zaman aklıma düşen bir konu bu.

Önce önünü ardını eşeleyelim biraz.

Read the rest of this entry »


Ömür çiçek kadar narin, bir gün kadar kısa…

Posted: March 5th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , | 9 Comments »

Benim için çok ilginç iki olayın yaşandığı bir hafta oldu. Birincisi hayatımda ilk defa kendi sahibi olduğumuz bir eve taşındık. İkincisi hayatta ‘arkadaşım’ dediğim birkaç insandan biri gencecik yaştaki eşini bir sağlık sorunu nedeniyle kaybetti…

İkincisi daha önemli geldiği için ondan başlamak isterim.

Ölüm denince aklıma gelen iki cümle var: ‘mezarlıklar yeri doldurulamaz insanlarla doludur’ ve ‘hiçbir ölüm vakitli değildir’. Aklıma yer etmiş olsalar da ikisi de alabildiğince pragmatist, duygudan yoksun ve ölümün ne demek olduğunu anlatmaktan çok uzak…

Eşini kaybeden arkadaşımın çocukluğu Heybeliada’da geçtiği için eşinin mezarının da orada olmasını istemiş. Biz de son görevimizi yerine getirmek için sabah vapura atlayıp adanın yolunu tuttuk…

Ada enteresan bir kavram. Anakara denilen yerden uzakta, kendine has ulaşım şekilleri ve saatleri olan, ayrı bir yaşamın farklı bir frekansta yaşandığı bir yer. İnsanları farklı, esnafı farklı, evleri; hatta kedileri bile farklı.

Read the rest of this entry »


Hepsi bunun için miydi?

Posted: March 3rd, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , | 4 Comments »

Is this it? Is this what it’s all about, Manny?

Eating, drinking, fucking, sucking, snorting? Then what? Tell me, then what?

You’re fifty. You got a bag for a belly. You got tits, you need a bra; they got hair on ‘em. You got a liver, it’s got spots on it, and you’re eatin’ this fucking shit; and looking like these rich fucking mummies in here.

Is this what it’s all about? Is this what I work for?

Make way for the bad guy!

(Scarface)


Bilgi emme yöntemleri

Posted: February 8th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , , | 13 Comments »

Kişisel bilgilerimi içeren sayfada da değindiğim gibi elimden geldiği kadar çok okumaya çalışıyorum. En büyük zaafımsa dergiler. Her ay onlarca farklı ilgi alanına dair dergiler alıyorum. Çoğunlukla aynı ay içinde okuyamadığım için bir sonraki aya sarkıp kartopunun çığa dönüşmesi misali masamda dağlar oluşturuyorlar.

Dergiler böyle birikir, birikir, birikir... Tam eridi derken aybaşı gelir...

Dergiler iyidir. Gazetenin telaşı, internetin (genel anlamdaki) sığlığından uzaktırlar ve kendi alanında iddia taşıyan, mümkün olduğu kadar uzman ellere kendini teslim etmişlerdir. Üstelik genel geçer gündem konularının dışında kalan enteresan şeyleri keşfetmek için de eşsiz bir ara geçit işlevi görürler.

Benim için dergi okumak (yaptığım pek çok diğer şey gibi) işimin de bir parçası olduğundan vazife disiplininde takip etmeye çalışıyorum. Ama birkaç altın tavsiyeyi paylaşmak istedim; belki sizin için de faydalı olabilir. (aşağıdakilerin bir önem sırası yok, aklıma geldiği sırada yazıyorum)

  • Kendi ilgi alanınız dışındaki dergilere mutlaka şans verin. Öylesine, zevk için alın, karıştırın. Beğenirseniz almaya devam edersiniz. Ama inanın ona ayırdığınız zaman boşa gitmez. Kendi merakınızın içinde boğulmanızı ve sığlaşmanızı da engeller.
  • Dil biliyorsanız yabancı yayınları takip etmeye çalışın. Türkçe dergilerin arasında da çok seçkin örnekler olsa da insan ve para kaynağı çok daha geniş yabancı yayınlarda çok daha leziz ve doyurucu konulara ulaşmak daha olası.
  • Büyük şehirlerdeyseniz D&R, Remzi gibi büyük mağazaları mutlaka ziyaret edin. Böyle yerler ücretsiz dergi okumak ve nelerin yayınlandığına bakmak için bir mabed gibidir. İstanbul için Kanyon Remzi ve D&R, Mayadrom Remzi bu kritere uyar. Ankara’daki devasa D&R da öyle. Diğer şehirlerde bakmadım, bilemiyorum. Girin toplayın dergileri, oturun bir sandalyeye, çevirin sayfaları. Vaktiniz ne kadar elveriyorsa.
  • Satın aldığınız dergileri okuyabileceğiniz yerlere dağıtın. Örneğin yatarken bakacağınız dergileri başucunuza, işyerinde bakabileceklerinizi masanıza, arada sırada bakabilecekleriniziyse çantanıza atın. Gün içinde birkaç dakika ayırarak ne kadar çok şey okuyabileceğinizi tahmin edemezsiniz. (ben emeğe saygısızlık olarak düşündüğümden tuvalette bir şey okuyamıyorum ama tuvaletini kitaplığa çeviren çok arkadaşım da var. Onu da unutmamak gerek)
  • Dergilerin tamamını taşımanız gerekmez. En akıllıcası aldığınız dergiyi hızlıca tarayıp okumak istediğiniz sayfaları yırtıp gerisini atmaktır. Çoğu sayfanın reklam ve süprüntü basın bültenleri, şişirilmiş fotoğraflar olduğunu düşününce hele. Denediğinizde aslında bir derginin taşınabilir kısmının ne kadar kompakt olduğunu göreceksiniz.
  • Ögrendiğiniz bilgileri mutlaka bir kenara not alın. Hatta bunları sonradan kategorik olarak düzenlerseniz çok değerli bir veri bankanız olur. Şahsen bulduğum her istatistiği, rakamsal, sektörel veriyi kaydediyorum. Ve mutlaka bir yerlerde işime yarıyor.

Aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Yenileri gelirse maddelere ekleyeceğim. Sizin tüyolarınızı da yorumlarda beklerim.


Kadınlar… Öküzden sonra gelen.

Posted: January 23rd, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Genel | Tags: , , | 3 Comments »

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

Nazım Hikmet (Kadınlarımız)