You need people like me. You need people like me so you can point your fuckin' fingers and say, "That's the bad guy."

Ne seninle, ne sensiz

Posted: February 3rd, 2012 | Author: | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , , , , , , , , , | 5 Comments »

Modern yaşamın en büyük sorununun kadın ile erkek arasındaki farkı törpülemek olduğunu düşünüyorum. Uzunca bir süredir farklı ideoloji, düşünce ve moda akımı kanalıyla kadın erkeğe, erkek de kadına yakın bir çizgiye ilerliyor. Ortak, androjen bir noktada kesişme telaşı gibi.

Şahsen sürecin kökeninde teknolojinin gelişimi, endüstrileşmenin getirdiği yeni roller ve aynı sebeplerden ötürü atıl kalan fonksiyonlar olduğunu düşünüyorum.

Tam bu noktada, konuyu bütünleme adına çok uzun ve karmaşık bir tarih öncesi meseleye ışık tutmak zorundayım. Lütfen sabırla okuyunuz.

Meselenin kökenlerini eşelerken

Kadın ve erkeğin mitolojik kökenlerine bakarsak öncelikle ikilemenin kronolojisini değiştirmemiz gerekiyor. Çünkü sıralama aslen ‘erkek ve kadın’ şeklinde.

Mitolojik ve dini kaynaklara göre önce erkek vücut bulmuş. Gerçi o an ‘kadın’ diye bir varlık olmadığı için muhtemelen ona da ‘erkek’ değil ‘insan’ deniyordu. Ya da kendi ismiyle Adem. Hepimizin ortak akrabası; babası. (Gerçi Kuran’ı temel alırsak 930 yıl yaşamış, 40 metre boyunda bir varlığın akrabamız olmasını ancak evrim teorisinin gerçekliğine dair delil olarak kullanabiliriz ama sonuçta bizim suretimizde olduğunu hayal ve tasvir ediyoruz.)

Bu tasviri tabloda Adem ile Havva dışında birçok ayrıntı var. Anlayan için anlamlı semboller.

Bir zaman sonra (yaşına bakarsak bu yüzyıllar sonra da olabilir) Adem (bence gayet doğal olarak) yalnızlıktan sıkılır ve Tanrı’ya dert yanar. Tanrı da ona hak verir ve ona bir hayat arkadaşı hediye eder (blessing or curse deyişinin anlam kazandığı ilk an belki de). Ama ilginç bir şekilde eşlik etmesi için Adem’e ikinci bir Adem (erkek) yerine onu tamamlayacak, çok farklı özelliklerde bir canlı meydana getirir.

Tam burada da kaynaklar ikiye ayrılıyor.

Museviliğin kutsal kitabı Tevrat’a göre ilk eş Lilith adlı bir kadındır. Kendisi hakında kişisel notlarım arasındaki en masum olanlardan birini paylaşayım; detay isterseniz (İngilizce) Wikipedia’da güzel bir başlangıç var. (Kimi referans ve hassasiyetlerimiz akıllarımızı tutsak alıp alternatiflere karşı hırçınlaştırıyor. Temkinli davranmam bundan. Vikipedi’deki şu örnek bile yeterince fikir veriyor. Herkese her şeyi öğretmemek, göstermemek gerek. Soğuktan donanı ateşe tutmaz; karla ovalarlar. Öyle düşünün)

Tevrat’ta Adem ile Lilith’i kopma noktasına getiren tartışmanın özü cinsel ilişki pozisyonudur. Adem hep üstte olmak isterken Lilith bunu aşağılayıcı bulur ve itiraz eder. Sonuçta ikisi de topraktan yaratılmıştır ve eşittir (bu köken kısmı çok önemli). Adem kendini gök, Lilith’i yeryüzü olarak görür ve cinsel ilişkide de o şekli korur. Eşdeğer olmayı kabullenmez.

Lilith, Adem’e laf anlatamayacağını anlayınca kendini cinlerin kralı (ve her türlü şevk ve günaha olgunluk ve anlayışla kollarını açan) Şeytan’a sunar. Muhteşem bir ilişkinin ardından birçok çocukları olur. Beraber yaşamaya başlarlar.

Adem ise asla kıymetini bilmeyeceği Cennet’te bir kere daha yalnızlığıyla başbaşadır. Yeniden babasına yakarır (burada kimi kaynaklar yakarmaya gerek kalmadan Tanrı’nın durumu fark ettiğini savunur). Tanrı bu sefer Adem’in eşini kendi mayasından (topraktan) değil onun kaburgasından yaratır. Böylece Havva (Eve) Cennet’teki yerini alır.

Ne yazık ki bu da sorunların sonu değildir…

Read the rest of this entry »


‘Erkek bakımı’ denen şey

Posted: January 16th, 2012 | Author: | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , , , , , , | 3 Comments »

(Bir heteroseksüel erkek için) karşı cins bir anlamda var olma, kendini algılama ve kendine bakma bahanesi. Kadınların kendilerine dair gösterdiği özenin çoğunun diğer kadınlar için olduğunu biraz geç yaşımda olsa da öğrendim (oysa senelerce hepsini biz erkekler için yaptıklarını sanırdım).

Bakımdan kastım böyle bir şey değil elbette.

Kadınlar bir erkeğin asla çantaya, ayakkabıya, küpeye, kolyeye bakmadığını her zaman algılayamaz.

EKLEME: Facebook sayfamda konuyla ilgili bir yorum yazan Hasan Beder tam da bunu anlatan bir karikatür paylaştı; izninizle buraya ekliyorum.

Bir kadın için başka bir kadın saçının rengi, uzunluğu, kakülü, modeli, küpesi, farı, rimeli, ruju, ojesi, kolyesi, bileziği, pantolonu, eteği, bluzü, hırkası, tshirtü, çantası, ayakkabısı, çorabı, tokası, gözlüğü ve daha pek çok şeyidir. Üstelik bunların hepsini en fazla iki saniyelik bir taramayla algılayıp, not verme yeteneğine sahiplerdir.

Oysa bir erkek için kadın genellikle göğsü, kalçası, bacakları ve yüzüdür (sıralama değişir). Örneğin bir erkeğin kadının çanta zevkini fark etmesi bile epey gecikebilir.

Bu yazının amacı erkek-kadın farkları değil elbet. Bakımdan bahsedeceğiz. Yavaştan başlayalım.

Read the rest of this entry »


Öğretmen kutsaldır ana gibi..?

Posted: January 9th, 2012 | Author: | Filed under: Genel | Tags: , , , | 63 Comments »

Yeni yılda yeni hedeflere yönelik ilk yazımdan sonraki hedefim Sosyal Medya programımız ile ilgili bir şeyler yazmaktı. Niyetim ise şimdiye kadar ne yaptığımızın geniş bir özetini çıkartmaktı.

Kısmet değilmiş.

Yılbaşından sonraki ilk yayınımızda yaşanan bir olay başka bir ‘ara güncelleme’ yapmayı şart koştu. Bir zaman sonra unutulup gidecek, kimse için bir şey ifade etmeyecek olsa da tarihe not düşmek ve iddialara (hakaretlere) toplu yanıt vermek adına bir şeyler yazmak gerek.

Read the rest of this entry »


Havada kalan yemekler

Posted: December 24th, 2011 | Author: | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , , , , , , | 3 Comments »

Mesleğim gereği sıkça seyahat ediyorum. Bir dönem bu öyle abartılı bir hale gelmişti ki eve neredeyse ancak yeni iç çamaşır almak için uğruyordum. Sonraları içimdeki seyahat hevesi söndü. Zaten mesleki olarak gittiğiniz yerler de hemen hemen aynı ülke ve şehirler olduğundan bir esprisi kalmadı.

Airline Meals ziyaretçilerinin seçimiyle ekonomi sınıfındaki en iyi yemek tabağı Thai Havayolları'nın bu tepsisine gitmiş.

Oteller, uçaklar, havaalanları, konferans ve toplantı salonları dünyanın her yerinde üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bir yerden sonra aynı Fight Club’da değinildiği gibi ‘tek kullanımlık şeyler‘ size sinir kaynağı olur anca.

Uçakla seyahate dair edindiğim tecrübelerin bir kısmını paylaştığım yazım blogun en çok ilgi çeken başlıklarından biri. Eski bir alışkanlıkla gittiğim bütün otellerin de bir sürü fotoğrafını çekiyorum ama onu ne yapacağımı kestiremedim henüz. Eminim birilerinin işine yarar.

Read the rest of this entry »


Tarih, temsili demokrasi, halk iradesi ve boykot

Posted: December 22nd, 2011 | Author: | Filed under: Genel, Memleket Halleri | Tags: , , , , , , , | 8 Comments »

Siyasi konularda konuşmayı / tartışmayı oldum olası faydasız bulmuşumdur. Benim için siyaset ‘okunur’. Okunur ve fikir alınır, kafada süzülüp bir sonuca varılır. Üstelik şart da değil bir sonuca varmak. Konuşmak hep işin yüzeyselliğinde bırakır insanı. Yorucudur, zordur.

Siyaseti konuşmaya başlamak, kendi fikrinin haklılığını ispata çabalamaya götürüyor. Bu kısır döngüden çıkmak mümkün değil.

Neredeyse herkes en doğru görüşe kendisinin sahip olduğundan emin; yetmez gibi dünyanın geri kalanı da aynı öyle olsun ve olmayan da azalarak yok olsun istiyor.

Bu eksenden yola çıkınca ‘Ermeni soykırımı‘ tamlaması öyle bir şey ki nasıl kullandığınız bile önem taşıyor. Başına ‘sözde‘ eklemezseniz haliniz duman (bir ara bu kalıbı kullanmayan BBC Türkçe servisi topun ağzındaydı). Kafalar yine de karışık. Böyle şeylerin ‘özde’si, ‘sözde’si nasıl olur bilmiyorum.

İnsanlığın kollektif vicdanını ne temizleyebilir? (Buchenwald Toplama Kampı / 1945)

Bu konu hakkında burada bir şeyler yazacak kadar bilgi sahibi olduğumu sanmıyorum. Bilgi sahibi olduğunu iddia edenleri dinleyip, kaynakları tarayıp bir karar vermeye çalışıyorum. (Türkiye bakış açısıyla genel hatlar için şu belgeyi tavsiye ederim). Belge-bilgi konusunda da kıt bir konu değil bu. Türk yetkililer sürekli “arşivleri açalım” diyor ama ben internete aktarılmış bir şey bulamadım bunca arayışıma rağmen. “Arşivleri açtık” deseler belki epey insanın gazını da almış olacaklar.

Çok da zor olmasa gerek.

Etrafta hararetle bu konuyu konuşanların tam olarak olayı bilip bilmediğini çözemiyorum. Bazıları meseleyi bile anlamamış gibiler. Ama herkesten çok lafları var ağızlarında. Döküp saçıyorlar.

Read the rest of this entry »


“Çocuklarım kim olduğumu bilsin istedim.”

Posted: October 9th, 2011 | Author: | Filed under: Genel | Tags: , | 11 Comments »

(NOT: Bu yazıyı Apple’ın kurucusu Steve Jobs’un ölümünden birkaç gün sonra, olayın yankılarının en güçlü hissedildiği ABD’den yazıyorum.)

 

Apple ile tanışmam oldukça eskiye dayanıyor. Apple Classic ile karşı karşıya geldiğim anki heyecanımı, korkarak tuşlarına dokunmamı, heyecanla bir şeyler yapmaya çalıştığım anları dün gibi hatırlıyorum.

Ölümünün ardından herkesin övgü üstüne övgü düzdüğü Jobs’un pek bahsedilmeyen taraflarını da biliyorum. Okuduklarımdan, duyduklarımdan. Ama insanları ölümünün ardından hep geride bıraktığı güzel şeylerle anıyoruz. Doğrusu da bu. Ama ne gariptir ki siyasetten ticarete başarıya dair ne varsa hepsini liderlerin tek başına yaptığını sanma kolaycılığına düşüyoruz. Binlerce çalışana sahip olsalar dahi.

Çünkü ikonlara (putlara) ihtiyacımız var.

Bir teknoloji editörü olarak Jobs’u senelerce yakından takip ettim. Hakkında yazılan hemen her kitabı okudum. Hatta bir basın etkinliğinde aynı masada oturma, yakından dinleme fırsatı da yakaladım. Karizmatik, devrimci, inovatif ve büyük bir lider olduğundan zerre şüphem yok.

Anavatanındaki törensel anmalara bakıp gazeteleri karıştırırken The New York Times’ta son günlerini anlatan bir makale dikkatimi çekti. Jobs’un yıllar boyu süren kanserle mücadelesinin son safhasını aktaran bu derlemeyi ayrı bir ilgiyli okudum. Zira daha birkaç hafta önce kayınpederimi aynı hastalığa kurban vermiştim.

Yazıda en çok ilgimi çeken bölüm Jobs’un kendi ağzından hayatını kaleme alan yazar ile son görüşmesindeki sözleri oldu:

I wanted my kids to know me. I wasn’t always there for them, and I wanted them to know why and to understand what I did. (Çocuklarım beni tanısın istedim. Her an onların yanında olamadım ve bunun sebebini ve ne ile uğraştığımı bilmelerini istedim)

“Hayatta yaptığım en iyi şeyden 10 bin kat daha iyi bir şey” dediği çocuklarına karşı beslediği hissi aşağı yukarı aynı şekilde ben de yaşadım. Benzer hislere kapıldığımda ben işimi bırakmayı tercih etmiştim. Ben onun kadar cesur ve inatçı değildim.

Kabul edin ya da etmeyin, Jobs dünyayı ve insanların yaşam tarzını değiştirenler liginin en üst sıralarında tarihe geçti. Ama günün sonunda herkesin hikayesi böyle insani, kişisel ayrıntılarda düğümlenip kalıyor.

Yaşam, mutluluğu çok basit şeylerin içine saklıyor. Bazen geç keşfediyoruz. Bazen de hep orada olduklarını bilmenin rahatlığına kapılıp ikinci plana atabiliyoruz.

Hayatın bize sunduğu yollar içinde ilerlerken farkında olarak ya da olmayarak ilgi ve enerjimizi yönlendirmemiz gereken asıl şeyleri ihmal ediyoruz. Ve ne yazık ki bu yanlış tercihlerin evrensel bahaneleri vicdanlarımızı avutmaya yetebiliyor.

Aklımızda tutmamız gereken ayrıntılardan biri de Jobs’un tamamını aşağıdan izleyebileceğiniz o meşhur konuşmasındaki sözlerinde gizli: ”Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkasının hayatını yaşayarak onu ziyan etmeyin”.

Hayat kendi içinde ne çok çelişki barındırıyor, değil mi?


İyileşirken dinlediklerim

Posted: September 9th, 2011 | Author: | Filed under: Genel, Kişisel, Video / Ses | Tags: , , , , , , , , | 8 Comments »

Müzikle istediğim ilişkiyi bir türlü kuramadım. Birçok müzik aletini çalabiliyorum. Nota biliyorum. Bir süre hayatımı izbe mekanlarda, üç kuruşa, sarhoşları eğlendirmek için çalıp söyleyerek kazandım. Dinleyici olarak geniş bir yelpazem var ama asla bir konuda derinleşemedim.

Etrafımda müzik konusunda uzman bellediklerim gibi “falancanın bilmemne albümündeki sound, filancanın şu albümündekine ne kadar benziyor” tarzı ahkamlar kesemedim. Çok da dert etmedim açıkçası.

Şarkı-türkü adına neler dinlediğim büyük oranda ortada zaten. Ama beni kulaklıkla görüyorsanız şarkı dinliyor olma ihtimalim en fazla yüzde 1. Ya bir podcast ya da audio book (sesli kitap) dinliyorumdur.

Bizim gibi okumayı sevmeyen ama bir gazete açıldığında hemen 20 kafanın içine daldığı, trafiğin saatleri yediği, insanların kendi ya da toplu taşıma araçlarında saatlerini tükettiği bir ülkede sesli kitaplar neden bir pazar oluşturamadı anlayabilmiş değilim. Her gün sabah işe gidip akşam dönerken birer saat sesli kitap dinleyerek her hafta bir kitabı bitirebilirdik oysa? Üstelik dünyanın en seçkin seslendirme sanatçılarının ağzından. 5 saatten uzun süren sesli kitap yok denecek kadar az.

Read the rest of this entry »


İyileşirken izlediklerim

Posted: September 9th, 2011 | Author: | Filed under: Genel, Video / Ses | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 13 Comments »

Bir ayını dolduran motor kazamın ardından girdiğim ev hapsindeki kısıtlı hayatta okumaya, izlemeye, dinlemeye ve öğrenmeye fırsat bulduğum şeyleri paylaşmaya devam ediyorum.

Dinlediklerimi ve okuduklarımı paylaşmıştım, şimdi sıra izlediklerimde…

 

Zeitgeist: Moving Forward

2007 yılında hayatımıza giren Zeitgeist belgeselleri kulağınıza çalınmış olmalı. ABD’li yönetmen Peter Joseph imzalı dizi İsa peygamber ve hristiyanlığa alternatif bakış açısıyla başlayan ‘The Greatest Story Ever Told’, 11 Eylül saldırılarına benzer açıyla bakan ‘All the World’s a Stage’ ve dünyayı her hareketiyle etkileyen ABD ekonomisinin yanlış temeller ve inançlar üstüne kurulu olduğunu savunan ‘Don’t Mind the Men Behind the Curtain’ ile alışılmadık bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ardından Addendum geldi. Mevcut anlamda paraya dayalı sistemin çökmeye mahkum olduğunu savunurken direnişte yapılabilecekleri ve alternatif yaşam teorilerini paylaşıyordu.

Serinin son bölümü uzun zaman önce çektiğim, ancak izleyebildiğim ‘Moving Forward’.

Yeri gelmişken; Zeitgeist belgeselleri kar amacı gütmeyen belgeseller. Aslında Moving Forward’ın başlarında da bahsi geçen ABD’li Fütürist Jaque Fresco‘nun sürdürülebilir, çevreci, kaynak tabanlı ekonomik sistemini temsil eden Venüs Projesi‘ni kitlelere tanıtma amacı taşıyor (Fresco her ne kadar aksini iddia etse de ben Venüs Projesi’nin Marksist sosyalizmden hayli beslendiğini düşünüyorum). Dolayısıyla bu serileri internetteki sitesinden sipariş edebileceğiniz gibi (Türkçe altyazı da var), internette birçok kaynaktan yasal ve ücretsiz olarak indirip izleyebilirsiniz de.

60 ülkede, 30 dilde gösterime giren 161 dakikalık Zeitgeist: Moving Forward, şimdiye kadarki iki bölümde etrafında dolanılan Venüs Projesi’ne detaylı bir giriş yapıyor. İnsan doğasının temellerinden başlayıp neden bugünkü açmaza geldiğimize ve Venüs Projesiyle nasıl kurtulacağımıza bakıyor.

Paylaşım tabanlı ekonomi ve sürdürülebilir şehirler fikri kulağa gerçekten hoş geliyor ama küresel bir erkin kaynakları ihtiyaç doğrultusunda coğrafyalar arası dağıtımı ve yeni mimari yaklaşımlar fikri (kusura bakmayın ama) benim için fazlasıyla ütopik. Küçük ölçeklerde belki denenebilir ama küresel tabana oturmadan başarma şansı yok. Küresel kabul ise imkansız.

Bence Zeitgeist serisi Venüs Projesi dışında içerdiği somut bilgilerle bile yeterince kıymetli. Onlar için bile izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Hatta buyrun Youtube’daki resmi kanalından online olarak izleyin merak ettiyseniz:

 

 

Read the rest of this entry »


İyileşirken okuduklarım

Posted: September 9th, 2011 | Author: | Filed under: Genel | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 18 Comments »

Bundan tam 1 ay önce geçirdiğim garip bir motor kazasından dolayı bütün planlarım ve hayatım allak bullak olmuş halde evde dinleniyorum. Birkaç gündür mahallede kısa turlar atmaya başladım. Sağ kolumu yavaş ve çok az da olsa hareket ettirebiliyorum. Çok ıstıraplı, dertli, sabır gerektiren günler geçirdim. Ama geçti. Diğerleri de geçecek. Ve umarım kolumu tekrar eskisi gibi kullanabileceğim.

Bu dönemin bana en büyük faydası, uzun zamandır biriken kitap, dergi, PDF dosyaları, filmler, sesli kitaplar, sunumlar ve kaynaklara gömülme fırsatı sunması oldu. Bu yazıda bazılarını paylaşacağım. Belki birilerine faydası dokunur.

Bu yazıda okuduklarımı paylaşıyorum (Dergileri hariç tutuyorum elbette. Onlardan çıkardığım notları paylaşırım belki).

İsterseniz bu sürede dinlediklerime ve izlediklerime de bakabilirsiniz.

Read the rest of this entry »


Gizli reklamdan nasıl köşeyi döndüm?

Posted: August 2nd, 2011 | Author: | Filed under: Genel, Web Dünyası | Tags: , , , , , | 18 Comments »

Posta gazetesinde çalıştığım doksanlı yılların hatırlayamadığım bir diliminde o dönem oturduğum Yeşilköy’den çıkıp Bağcılar’daki Doğan Medya Center’a doğru aracımı sürmeye başladım. Yağmur yağıyor ve giderek daha da kuvvetleniyordu. Havaalanı yolunu geçtikten sonra yolda su birikmeye başladığını gözledim.

Cağaloğlu’nu terk eden Hürriyet, Sabah, Milliyet ve Star gazetesinin etrafına konuşlanmasından dolayı ‘Basın Ekspres’ adını alan yola girdiğimdeyse ilerisinin daha da feci olduğunu gördüm. Polis bizi yan yola veriyordu. Yan yol dediğim de (bilenler için) Sabah gazetesinin o dönemki binasının önündeki yoldu.

Aracım (ve ben) daireyle çevirdiğim yerde battı(k). İş Bankası logolu bina da o dönem Sabah gazetesi ve atv'nin binasıydı. Link

Burada su birikmesi daha yüksek boyuttaydı. Araba buradan geçer mi, geçmez mi diye düşünürken farkında olmadan yükselen suyun etkisiyle motor stop etti! Su aracın içine dolmaya başlamıştı. Camdan dışarı çıktım. O an civardaki bütün fabrikaların işçilerinin çatıya çıktığını gördüm.

Uzaktan bir gürültü geliyordu…

Read the rest of this entry »