Pazar günü evde işe gömülmüş çalışırken arkamdan gelen bir mızırdanma kulağıma çalınıyor.
Ali…
Dönüp kucaklıyorum; avcumun içini ancak dolduran bedenini kavrayıp havaya kaldırıyorum. Minicik ayakları koca göbeğimde pıt pıt ediyor. Dünyadaki pek çok keyiften henüz habersiz oğlumun yüzünü bana baktıkça koskoca bir gülümseme kaplıyor. Çevirip havaya kaldırıyorum; keyif ve bir türlü kuramadığı laflarla dolu ağzından salyalar akıyor.
Kafamı çeviriyorum; Zeynep bana başka kimsenin bakmadığı bir hayranlıkla bakıyor. Gözlerini kırpmadan ona söylediklerimi dinliyor, gülüyor. Söylediğimi değilse de onu ne çok sevdiğimi anlıyor.
Tenleri de nefesleri de mis gibi anne sütü kokuyor. Derin derin nefesler alıyorum.
Bu anları kaydetmek istiyoruz; keyfin sarhoşluğundan doğru dürüst fotoğraflarını bile çekemiyoruz.
Büyüyüp de kafa tutacakları, aksileşecekleri, iki çift lafı, bir gülümseyişi esirgeyecekleri günler gelmeden böyle sadece göz göze gelerek mutlu olabildiğimiz; başka her şeyi unuttuğumuz günler ne de kıymetli…
Dünyada evlattan daha önemli bir şey ya da bu anlardan daha büyük mutluluk var mı sahi?
Hayatımın en önemli şeylerini koyup yedeklediğim 1,5 terabaytlık harici diskim uçtu gitti. Üretici firma bir iyilik yaparak ücretsiz olarak aldı ta Hollanda’ya yolladı. Fotoğraflarından anladığım kadarıyla gerçekten etkileyici bir yer olmasına rağmen benim metal tekerleklerin üstüne bulanmış hayatımı geri getiremedi bir türlü.
Yeni bir harici disk aldım. Zaman buldukça onu kuruyorum elimde kalanlarla. Erkin Koray’ın da yorumladığı bir türkü gözüme çarptı arşivimde. Sözleri ve müziği Refik Başaran‘ın. Sağolsun Refik Başaran hiç boş geçmemiş. İsmi aşina gelmese de mutlaka duyduğunuz türküleri vardır.
Erkin Koray’dan dinlediğimse meşhur Cemal’ım. Bu nasıl sözler, biz nasıl gamla, kederle mayalanmışız… Anlayana tabi; o dönemi, yaşananları. (birçok farklı yorumu bulunan bu türkünün orijinal sözleri aşağıda. Erkin Koray’ın yorumu biraz daha farklı)
Cemal’ım
(Söz-müzik: Refik Başaran)
Şen olasın Ürgüp dumanın gitmez Kıratın acemi konağı tutmaz Oğlun da çok küçük yerini tumaz
Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım
Ürgüp’ten de çıktığını görmüşler Kıratının sekisinden bilmişler Seni öldürmeye karar vermişler
Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım
Cemal’ın giydiği ketenden yilek Al kana boyanmış don ile göynek Sana nasip oldu ecelsiz ölmek
Cemal’ım Cemal’ım algın Cemal’ım Al kanlar içinde kaldın Cemal’ım
Olay yerinden ‘şakıdığım‘ gibi Ankara’ya gitmemdeki ikinci sebep olan Kuki Haus’da öğle yemeği hayalim suya düştü. Nedense mekan kapanmış. Kuki House Ankara’nın Bağdat ya da Teşvikiye Caddesi olarak adlandırabileceğim Arjantin Caddesi‘ndeki bence tek samimi ve hoş mekandı. Gerçi güzelim cadde yol çalışması ayağına tam bir çamur deryası olmuş; tam hayal kırıklığı…
Tam karşısındaki binanın güvenlik görevlilerine sordum dediler ki “yukarda Cafemiz var, sahipleri aynı” dedi. Ben o yokuşta Kuki House’dan yukarısını bilmezdim. Gitmeye gerek duymamıştım. Biraz yürüyünce ağaçların arasından karşıma çıktı. Kapısında sevimsiz bir adam bekliyordu. Kahya olsa gerek. Yoksa ‘vale’ mi demeliydim? (Berber mi, kuaför mü adlı aptalca geyiğine ithafen)
İçeri girince müdüre benzeyen gence sordum ne oldu Kuki diye, projedeki anlaşmazlık nedeniyle boşalttıklarını ama başka bir yerde açacaklarını söyledi. Büyütmek istemişler mekanı, izin alamamışlar. Bence iyi olmuş. Bu tip mekanların fizik ve statik kanunlarına aykırı genişmelerine oldum olası karşıyım.
Cafemiz, kapısında yazdığına göre 1993 yılından bu yana hizmette. Mekan, garsonlar, hizmet ve menü gerçekten kusursuz. Tek derdi sigara içilmeyen bölümün en arkada rahatsız ve izole bir yerde bulunuyor oluşu. Orada oturmaya içim elvermedi, içilen bölümde oturdum (bilsem bir tane de puro getirirdim yanıma). Sigara yasağı Ankara’ya uğramamış sanki…
Son derece çeşitli yiyecek/içecek menüsü içinden kalamar tava ve karides-ahtapotlu uzakdoğu eriştesi (noodle) seçtim. Yanında da çok uymayacağını bilerek daha önce tatmadığımdan deneme adına Kavaklıdere’nin Cabarnet Sauvignon üzümlü Ege kırmızı şarabından bir kadeh aldım.
Kalamar bildiğimiz kalamardı ama noodle kelimenin tam anlamıyla enfesti. Soya filizi, soya sosu ve peynir rendesi tam kıvamında; pişimi tam kararında ve ilginç bir şekilde hayatımda yediğim karides oranı en yoğun karidesli yemekti. Öyle yalandan konserve karides de değil; jumbo altı bir boydu…
Ortam harikaydı ancak içerdeki insanlar da bir o kadar etkileyiciydi. Hatta ortaokulumundan resmen kurbağa suratlı bir kıza rastladım. Böylesine güzelleşeceğini tahmin bile edemezdim. Bir ara göz göze geldik; ben de gözümü kaçırdım. Affetsin artık. Ama bu üçüncü örnek oldu bende: çirkin ördek yavruları bir gün gelip kuğuya dönüşüyor; bunu bilerek hareket edelim genç arkadaşlarım :)
Gazeteciler olarak sürekli seyahat halinde olduğumuz için (gerçi ben son 4 aydır bayağı bir durağanım eskiye kıyasla) hayatımız uçaklarda, havaalanlarında, otellerde geçiyor. Bu kadar sık kullanınca otel ve havayollarının da ‘ayrıcalıklı’ müşterilerinden oluyorsunuz.
Havayolu jargonunda bunun karşılığı CIP; yani Commercially Important Person (Ticari Önemli Kişi). Biraz daha kasarak milletvekili, üst düzey bürokrat ya da vergi rekortmeni olursanız da VIP; yani Very Important Person (Çok Önemli Kişi) oluyorsunuz.
Uzun zamandır beklediğim Muji, İstanbul’da açıldı. Bu vesileyle birkaç satır yazayım dedim.
Muji / İstanbul - Nişantaşı (Fotoğraf: Julien Aksoy)
Japon tarzına aşina olmayanlar için Muji oldukça iyi bir başlangıç noktası. Sade, minimalist, doğaya saygılı, geri dönüştürülebilir ve markasız ürünler konusunda Japonya’dan çıkıp birçok ülkeye yayılmış bir tasarım şirketi. Markanın kökeni Japonca’da ‘markası olmayan’ anlamına gelen Mujirushi Ryōhin kelimelerinden geliyor.
Sitesinde de değindiği gibi moda için değil, marka olmak için değil, gerekli olduğu için ve yeterli olduğu kadarıyla üretiyor.
Bizim MYK küçük bir alana yayılıyor. Bir odamız stüdyo diğeri de ofis kısmı. Benle birlikte 9 sabit personel olduğundan metrekareye düşen insan sayısı hayli fazla. Yer konusunun sıkıntısını benim masam bile olmayışıyla özetleyebilirim :) Oysa bir Genel Müdür masasına bile razıydım!
28 Ekim Salı akşamı nicedir yapmayı planladığımız ama nedense bir türlü başlatamadığımız MYK eğlencesinin ilki olacaktı. Akşam 20:00 gibi ofiste bir yandan son kurgu ve upload işlemlerini tamamlıyor bir yandan da muhabbet çeviriyorduk.
Murat ile Emre sağolsun Cumhuriyet Bayramı bölümü için öyle bir şarkı seçmiş ki elim ayağım birbirine girdi. Sonra oturduk ne koymalıyız fon müziği olarak aranmaya başladık. O sırada sağolsun Mustafa filminden idmanlı olan Burak ‘kafa‘ Bayburtlu YouTube troll operasyonuyla yayındaki marşı buldu.
Dinlerken de bütün çocukluğumu, törenleri ve okuduğum kitapları hatırladım. Biz bugün ekonomik kriz, terör, sansür ile boğuşup dururken daha 85 yıl önceki olayları bile nasıl da göz ardı ediyoruz. Bu devlet nasıl belalı günlerde, nasıl yokluk içinde ve ne umutlarla kuruldu. Nasıl da unutuyoruz günlük telaşlar içinde.
Ben milliyetçi, ulusalcı falan değilim. Ama bu toprakları ve üstünde kurulu ülkeyi, insanlarının büyük bir kısmını seviyorum. Varlığı beni mutlu ediyor. Nankörlük de etmeden üstelik.
O marşı o günleri ve yaşananları hayal etmeye çalışarak okumak gerek:
İZMİR MARŞI
İzmir’in dağlarında çiçekler açar Altın güneş orda sırmalar saçar Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa Adın yazılacak mücevher taşa
İzmir dağlarına bomba koydular Türk’ün sancağını öne koydular Şanlı zaferlerle düşmanı boğdular Kader böyle imiş ey garip ana Kanım feda olsun güzel vatana
İzmir’in dağlarında oturdum kaldım Şehit olanları deftere yazdım Öksüz yavruları bağrıma bastım Kader böyle imiş ey garip ana Kanım feda olsun güzel vatana
Peygamber kucağı şehitler yeri Çalındı borular haydi ileri Bozuldu çadırlar kalmayın geri Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa Adın yazılacak mücevher taşa
Türk oğluyum ben ölmek isterim Toprak diken olsa yatağım yerim Allah’ından utansın dönenler geri Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa Adın yazılacak mücevher taşa
Lafı geçmişken sevmediğim bir ticari kurnazlıkla Cumhuriyet Bayramı’nda gösterime giren Mustafa filmine dair bir kesitekleyeyim:
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun…
NOT: Bizim bu marşı bulup eklemek için kullandığımız YouTube, aynı marşın kahramanına hakaret içeren videolardan dolayı Türkiye’de engelliydi. Bunu da yeri olmasa bile düşüncelerinize sunuyorum. Bizi bu hallere düşürenlerin hakkı neyse onu bulsunlar.
Ben meraklı bir adamım. Bebekliğim de böyleymiş söylendiği kadarıyla; çocukluğum ve yetişkinliğim de benim bildiğim kadarıyla öyle. Meraklılık çok genel bir huy ama her şeye merak duyanlardan da değildim. Hatta içimde aksi ve muhalif bir taraf genellikle hep popülere ve genel merak alanlarına uzak tuttu beni.
Bu nadir olana tutku da beraberinde yalnızlığı getirdi. Çoğunluğun izlemediği filmler, okumadığı kitaplar, ilgilenmediği hobiler gibi listeler çerçevesinin içinde elde kala kala yalnızlık kalıyor. Üstelik bu alt grubun hepsi muhalif olduğu için kendi aralarında da kaynaşamaz.
Örneğin Yeşilköy Havacılık Müzesi içinde toplanan maketçi heyetinin birbirinden boyama ve yapıştırma tekniklerini nasıl gizlediklerini dün gibi hatırlatım (hala da toplanırlar keşke bir gidip görseniz). Size komik gelebilir ama bir de gidip orada seyredin; sanki Coca Cola formülü.
Bugün MYK’daki idari işlerimizin patronu Murat (Ayyüz) ile birlikte CNR Expo’da düzenlendiğini duyduğumPromotürk adlı yaratıcılıktan zerre kadar nasibini almamış isme sahip promosyon fuarına gidelim dedik. Amaç Yahoyt ve Televidyon için kahve kupası, kalem, t-shirt gibi logolu ürünler yaptırabileceğimiz birilerini bulmaktı.
Ben yoldayken Murat telefon açtı ve “berbat bir fuar, hiç gelme” dedi. Ben de olay mahaline çok yakın olduğumdan dolayı alayım, ofise birlikte geçeriz dedim. Tam kapının önünde Kızılay’ın kan bağışı aracını gördüm. Döküntü bir minibüs… Bundan daha müsait bir zaman olamazdı.
Ben bir olayın içinde olurum da komedi eksik kalır mı?
Cumhuriyet Anıtı ile aramıza gerilmeye çalışılan polis kordonuna yönelik bir Facebook grubu açıp nabız yoklayayım dedim. Ben birçok kişinin sandığının aksine Facebook’a en fazla haftada bir girip bakıyorum. Bazen daha da seyrek. Yağmur gibi mesaj birikmiş. Benimle iletişim kurmanın en kötü seçeneği olmalı…
Birinde laf dönüp dolaşıp şuraya geliyor:
Şu anda tam sevilecek zamanları olan Zeynep ve Ali’nin gelecekleri için size çok özel bir teklifim var.
Koç Allianz olarak Zeynep ve Ali’ye BÜYÜYEN ÇOCUK sigortası yapmanızı şiddetle tavsiye etmekteyim. Böylelikle Zeynep ve Ali 18 yaşına geldiğinde hayata atılacakları zaman onlara en büyük yardımı yapmış olacaksınız. Şu anda yapacak olduğunuz küçük birikimler onların geleceğini oluşturacak. Zeynep ve Ali’nin de bu fırsatlardan yaralanmalarını istiyorum.
Sizinle daha ayrıntılı olarak ,yüzyüze görüşmek isterim. Şimdiden teşekürler
Ne diyeyim şimdi ben? Benim küçüklerin siteye eklediğim fotoğrafları meğer herkese açıkmış; hiç dikkat etmemişim. Bir sigortacı takipçim de fırsat bilmiş…
Bir zamanlar ben de sigortacılık yaptım. (yaptığım diğer işler arasında işportacılık, barda bağlama ve gitar çalmak gibi şeyler de var). O dönemde biz de böyle bulduğumuz her telefona saldırır randevu koparmaya çalışırdık.
Bir gün elime geçen bir listeden Ayşen Gruda‘nın numarasını çevirdim. Kendisine özel hayat sigortası paketinden söz ettim ve randevu istedim. Bana aynen şöyle dedi:
Ben komşumun sahip olmadığı bir şeyi istemiyorum.
Bu benim hayatımı değiştiren birkaç cümleden biridir. Gazetecilik vesilesiyle kendisiyle bir iki defa aynı ortamda bulundum ama mahçubiyetimden ve halen unutamadığım o anki utancımdan ne bunu anlatabildim; ne de başka bir şeyi.
Bir gecekondu semtinde oturuyordu. Neredeyse 20 yıl geçmiş üstünden ama, sana çok teşekkür ederim Ayşen Gruda. Benim hayatımdaki en önemli insanlardan birisin…