You wanna fuck with me? Okay. You wanna play rough? Okay. Say hello to my little friend!

Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım

Posted: May 31st, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , , , , , | 39 Comments »

Bu yazının yer aldığı kategorinin adı ‘Kişisel’. Ailemi ilgilendiren kısmı haricinde (sosyal mecraları kullanmayı bilene) hayli şeffaf bir hayatım olmakla birlikte yine de bazı şeylerin burada altını biraz daha çizmek, eşelemek istiyorum.

Hayatım fazlasıyla yoğun, malum. İş denen illet, bir habis gibi hayatımın her tarafına saçılmış durumda. Sebepsiz yere de değil aslında. Çalışarak bir şeyi başarmanın, ortaya çıkarmanın hazzı başka çok az şeyde var. Sıfırdan bir şeyleri var edebilmek, onu kabul ettirmek, geliştirmek insanın yaşadığı zaman dilimindeki tek avuntu kaynağı. Üstelik sonu da yok; iş asla bitmez.

Benim hep yoğun bir hayatım oldu. Boşlukta kalmaktan korktum. Miskinliklerim okulda teneffüs aralığında içilen kaçamak sigaraların tedirginliğinde geçti. Ki sanılanın aksine aslında çalışmayı sevmeyen; hatta özünde tembel bir insanım. Tek farkım geleneksel tembeller gibi yan gelip yatmak, ertelemek yerine inadına çalışıyor olmam.

Üstelik yakın dönemde hayatımdaki bütün parametreleri altüst eden bir gelişme oldu: baba oldum.

Read the rest of this entry »


Günler nasıl geçiyor diye soranlara

Posted: May 27th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , | 17 Comments »

Beni dışardan takip edenler, uzaktan tanıyanların en çok sorduğu soru: ‘bu kadar şeye nasıl yetişiyorsun?’.

İşin özünde hiçbir şeye yetişmek istemiyorum. Hayatımda görmek istediğim manzara şu fotoğraftaki kadar basit ve net:

Kaynak: Flickr

Gel gelelim hayatın bana sunduğu pek böyle bir şey değil…

Çok şey mi yapıyorum emin değilim ama çok iyi bildiğim bir şey var. Ben bebekken de, çocukken de, şimdi de hep ‘meşgul’ bir insandım. Hep uğraşacak, merak edecek, öğrenecek, karıştıracak, bozacak, yapacak bir şeylerim vardı. Büyüdükçe; aklım, fikrim, algılama, sahip olma ve yorumlama gücüm arttıkça bunların sayısı da arttı.

Bu yazının amacı hem kendime ait bir çetele tutmak, hem de sorana ‘al işte’ demek. Siz de okuyorsanız o gözle okuyun.

Buyrun, başlıyoruz!

Read the rest of this entry »


Çocuklar bizim çocuklarımız değil

Posted: May 16th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , | 13 Comments »

Ben her zaman baba olmayı istedim. Çok istedim. Eğer eşime saygımın bir ispatı gerekiyorsa bu arzumu 9 sene bastırmış olmam yeterlidir sanıyorum.

Önümüzdeki ay 2 yaşına girecekler.

Gül Deriş Bayram'ın objektifinden Ali Bey ve Zeynep Hanımın prova kareleri.

Babalığa dair 2 yıllık süreçte anlatacak çok şey birikti. Fakat aynı sürede anneliğin nasıl bir şey olduğunu dair biriktirdiğim gözlemleri hatırlayınca susmayı tercih ediyorum.

Babalık dünyanın en yalandan unvanı. Erkeklerin kendi kendine biçtiği içi boş bir kaftan.

Tamam; mamalarını da yaptım, sütlerini de verdim, yemeklerini de yedirdim, altlarını da değiştirdim, kakalı kıçlarını da yıkadım, onu da, bunu da yaptım ama bunların hiçbiri bir beni anne yarısı bile yapmıyor.

Bunun tam tersinin yaşandığı istisnalar da vardır elbet.

Fakat benim baba olan arkadaşlarım çoğu yukarda saydıklarımın üçte birini bile yapmış değiller daha.

Çocuklarım henüz konuşamıyor. Küçücük dünyalarının toplam 20 kelimeyi geçmeyen küçük kelime haznesi içinde bazı kelimeleri bir araya getirebiliyorlar ancak. Yani iletişimimiz henüz temel ve anlık ihtiyaçlar ekseninde.

Ama ne yalan söyleyeyim; çok güzel ‘baba’ diyorlar. Sabah yatağıma girip uykumun en güzel yerinde beni uyandırıyorlar. Aslan belgesellerinde babanın tepesinde yuvarlanan yaramaz bebekler gibiler aynı. Çok güzel kokuyorlar. İnsana her şeyi unutturuyorlar. Daha doğrusu onlara bakınca başka her şeyi unutmak istiyorsunuz.

İşin garibi, başarıyorsunuz da…

Şimdilerde kafamı başka şeyler kurcalamaya başladı. Daha çok onları eğitme, yetiştirme, şekillendirmeyle ilgili. Bu kurcalama kimi zaman endişeye, buhrana doğru gidebiliyor. Onların etraflarındaki her şeyi ne kadar kolay kaptığını ve hayatına soktuğunu görünce her şeye daha fazla dikkat eder hale geliyorsunuz.

Size benzemek, sizin gibi hareket etmek, sizin gibi tepkiler vermek istiyorlar. İnsan beyninin taklite ne kadar yatkın olduğunun iki canlı belgesi…

Bir yandan da asileşiyorlar.

Kendi karakterleri oluşuyor ve itiraz ediyorlar. Aynen bizim gibi öğrendikleri şeyleri yaşayarak, tecrübe ederek öğrenmek istiyorlar. Bir adım daha atarlarsa düşeceklerini bilen anne babalarının tecrübelerini yine anne babalarının bir zamanlar yaptığı gibi ‘düşerek’ edinmek istiyorlar. (ve bu ilginç bir şekilde hoşuma gidiyor)

Böyle durumlarda aklıma Halil Cibran’ın ‘Çocuklar’ şiiri geliyor.

Çocuklar

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

Geçenlerde okuduğum bir blog yazısının da kafamda yer ettiğini söylemem gerek.

Karışık işler vesselam…


Küçük adam olmak

Posted: May 14th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , | 11 Comments »

İlkokul yıllarında yaz tatilimin bir bölümü dedemlerin şehrinde geçerdi. Onlarla olmak mı, evden uzak olmak mı yoksa farklı bir ortamda bulunmak mıydı orijinal olan bilmiyorum ama benim için çok keyifli günlerdi onlar.

Giderken bavuluma doldurduğum kitapları bir çırpıda bitirdiğimden dedemlerde ya da konuda komşuda ne bulduysam onlarla devam ederdim.

Yaz ayları bu çerezlerle geçti.

İşte o şekilde elime geçen kitaplardan biri şu an adını tam hatırlayamadığım (SAS ya da TAY serisi olabilir mi?) siyah kapaklı ‘pulp-fiction’lardan biriydi. Bir ajanın hikayesi.

Romanın bir bölümünde kahramanımız mafya liderlerinin toplantısına onlardan biriymiş gibi sızmayı başarıyordu. Romanda tasvir edilen her mafya üyesi çakı gibi vücuda sahip, bakımlı, pırıl pırıldı. Ama içlerinden bir tanesi iki günlük sakalı, paspal kıyafetleri ve dikkat çekmeyen tavra sahipti.

Esas adam da oydu…

Diğerleri saçına, başına, kılığına, kıyafetine özen göstermekten asıl işlerini ve odaklarını kaybetmişlerdi. Onlar önde olma, bizimkiyse kendini sıradanlaştırma ve işine odaklanma derdindeydi. Bu yüzden de esas yok edilmesi gereken oydu. (bu romanın ismini hatırlayabilen olursa minnetar olurum, senelerdir sahaflarda aranırım her fırsatta)

Şu yaşımda hala hatırladığım bu pasaj nedense beni çok etkilemişti. O günden beri her ortamda o parlaklardan biri olmaktan çekindim. Gösterişli olmak, fit olmak, dikkat çekmek, kılık kıyafete, saça başa özen göstermek hep bir zayıflık gibi yer etti aklımda. Hep uzakta, dışarda, usul, sessiz olmaya çalıştım. Başarılı olabildim mi peki? Bence hayır. Ama kendimi törpülemeye devam ediyorum. Yılmadan!

Yine beni en çok etkileyen filmlerden biri olan Devil’s Advocate (Şeytanın Avukatı) filminden bir pasaj da aynı akorttan gider (Al Pacino’nun en iyi rollerinden biridir bana göre):

There’s this beautiful girl just fucked me forty ways from Sunday… We’re done, she’s walking to the bathroom, she’s trying to walk, she turns… She looks… It’s me. Not the Trojan army just fucked her. Little ol’ me. She has this look on her face like: “How the hell did that happen?”

(İşte beni her şekilde siken güzel kız… İşimiz biter, banyoya doğru yürür; hatta yürümeye çalışır, döner… Bakar… Benim işte. Biraz önce onu Truva ordusu değil, ben sikiyordum. Küçük, zavallı ben. Yüzünde “Bu nasıl oldu?” ifadesi vardır)

Devil’s Advocate, neredeyse bütün sözlerini ezbere bildiğim bir yapıt. Bu yüzden tek bir alıntıyla konuyu kapatamam.

Don’t get too cocky my boy. No matter how good you are don’t ever let them see you coming. That’s the gaffe my friend. You gotta keep yourself small. Innocuous. Be the little guy. You know, the nerd… the leper… shit-kickin’ surfer. Look at me.  Underestimated from day one. You’d never think I was a master of the universe, now would ya?

Çok kendini beğenmiş olma oğlum. Ne kadar iyi olursan ol, seni farketmesinler. Bu gaf olur dostum. Küçük kalmalısın. Zararsız. Küçük adam ol. Bilirsin işte, inek tipler, cüzzamlılar gibi. Bana bir bak. İlk günden küçümsenmişim. Dünyanın efendisi olduğumu asla düşünmezdin, değil mi?

ÇOK farklı bir açıdan yaklaşsa da, Edmond Rostand‘ın ‘İstemem Eksik Olsun‘ pasajı da benzer şekilde tınlamaz mı?

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

Yine Devil’s Advocate ile bitirelim:

Vanity, is definitely my favourite sin! (Kibir, kesinlikle en sevdiğim günahtır!)

Şunu da koymasam ölürdüm:

Let me give you a little inside information about God. God likes to watch. He’s a prankster. Think about it. He gives man instincts. He gives you this extraordinary gift, and then what does He do, I swear for His own amusement, His own private, cosmic gag reel, He sets the rules in opposition. It’s the goof of all time. Look but don’t touch. Touch, but don’t taste. Taste, don’t swallow. Ahaha. And while you’re jumpin’ from one foot to the next, what is He doing? He’s laughin’ His sick, fuckin’ ass off. He’s a tight-ass. He’s a sadist. He’s an absentee landlord. Worship that? NEVER!

Bu konulara bir ara tekrar döneceğiz.


Sosyal medya detoksuna başlarken

Posted: April 30th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel, Web Dünyası | Tags: , , , , , | 23 Comments »

Bir gün Teknosohbet çekiminden sonra Timur odamdan çıkıp ofisin içinde kayboldu. Ne zaman düşündü, ne etti, sormaya fırsatım olmadı ama benim sosyal medyadan uzaklaşmamı kafasına takmış ve bunun üstüne bir proje geliştirmiş. O kaybolma sırasında da stüdyoya girip olayı yaymak için bir program çekmiş.

O da kesmemiş olacak bir devam bölümü daha çekti, bloga yazdı, Yahoyt’a haber etti.

Daha bana söylemediği birçok plan da cabası…

1-10 Mayıs 2010 aralığını kapsayan bu meydan okumanın şartları şöyle:

Neler yapamayacağım:

  • Hiç bir sosyal ağda tek bir harf veya gülümseme işareti dahil hiç bir eylemde bulunamayacağım. (Twitter, FriendFeed, Gtalk, buzz, messenger, vs..)
  • Hiçbir sosyal ağ uygulaması açmayacağım. Pasif izleyici olarak dahi katılmayacağım. (Kağıt çıktı bile yok)
  • Hiç bir sitede yorum yapmayacağım. MYK Medya çalışanları ve birinci dereceden akrabalar dahil hiç kimse ile chat yapamayacağım.
  • Video konferanslara katılamayacağım.

Nelere izin var:

  • Televidyon’da yer alan herhangi bir programa katılabilirim.
  • Basın toplantılarında sosyalleşebilirim.
  • Canlı seminer veya toplantılara katılabilirim.

Sizin için ‘eh canım, ne var yani?’ olabilir ama benim için durum farklı. Size sosyal medya kullanımıma dair objektif bir fikir vereceğini düşündüğüm iki ekran görüntüsünü paylaşmak istiyorum (resimlerin büyük hallerine üstlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz):

Read the rest of this entry »


Dünyanın en zor mesleği: anne-babalık

Posted: February 23rd, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , , , , | 16 Comments »

Bu başlığı sırf kendimi tatmin etmek için attım.

Her fırsatta söylüyorum; burada da tekrarlayayım: annelikle karşılaştırılınca babalık dünyanın en palavra şeyi. Sanal bir krallık, içi boş bir sıfat. Babanız idolünüz olabilir, muhteşem bir insan olabilir; ya da siz bizzat harika bir baba, mükemmel bir adam olduğunuzu düşünebilirsiniz ama annelerin yanında bir hiç.

En azından ben öyleyim.

Read the rest of this entry »


Bir nefes sıhhat

Posted: January 11th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , | 33 Comments »

Rahmetli anneannemin ardından yazdığım yazıda şöyle demişim

Giderayak sağlığın aslında çok az insana bahşedilen bir hediye olduğunu hatırlattı bana. Doyasıya nefes almanın, kana kana su içmenin, şöyle bir yaslanıp gerinmenin, kalkıp birkaç adım yürüyüp kafa dağıtmanın, neşeli bir sofrada, tadına vara vara mutluluk içinde bir şeyler atıştırmanın, şen şakrak bir sohbet etmenin nedense görmezden geldiğimiz bir armağan olduğunu gösterdi hepimize. En acısı, zihnimizin en dibine gömdüğümüz ölüm denen şeyin kimi hallerde yaşamaya yeğlenir olduğun öğretti.

Kimi acı örnekleriyle yaşamış biri olarak tekrarlamam gerekir ki, nefes almanın, su içmenin, bir lokmayı çiğneyip yutabilmenin bile nimet olduğunu asla unutmamak gerek. Sağlık yoksa geride kalan her şey yalan, teferruat. Bazen nefes alabilmek bile yeterli bir nimet…

Ortaokul yıllarımda Türk Hava Yolları’nın tatil kampında (galiba Mimar Sinan’daydı) cengaverlik olsun diye kayalık bir alana balıklama atlamıştım. Suya girmemle suratımın her tarafının sivri kayalarla çatırdaması bir olmuştu. Sudan çıktığımda her tarafımdan kan fışkırıyordu.

Read the rest of this entry »


Merhaba 2010

Posted: January 1st, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , | 5 Comments »

This is your life, good to the last drop, doesn’t get any better than this. This is your life, and it’s ending one minute at a time. This isn’t a seminar and this isn’t a weekend retreat. Where you are now, you can’t even imagine what the bottom will be like.
Only after disaster can we be resurrected.
It’s only after you’ve lost everything that you’re free to do anything.

Nothing is static, everything is appalling (evolving), everything is falling apart.
You are not a beautiful and unique snowflake.
You are the same decaying organic matter as everything else we are all a part of the same compost heap we are the all-singing, all-dancing crap of the world.
You are not your bank account.
You are not the clothes you wear.
You are not the contents of your wallet.
You are not your bowel cancer.
You are not your grande latte.
You are not the car you drive.
You are not your fucking khakis.
You have to give up.

You have to realise that someday you will die until you know that you are useless.
I say let me never be complete.

I say may i never be content.
I say deliver me from swedish furniture.
I say deliver me from clever art.
I say deliver me from clear skin and perfect teeth.
I say you have to give up.

I say evolve, and let the chips fall where they may.
I want you to hit me as hard as you can.
Welcome to fight club!
If this is your first night, you have to fight!



Yarım kalan işler…

Posted: November 4th, 2009 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , | 219 Comments »

Salı günü hayatımın en yorucu günlerinden biriydi. Posam çıkmış bir halde eve döndüm ve çok nadir bir şey yaparak 21:30′da yatağa ‘düştüm’ ve uyudum. Telefonumun şarjı bitmiş haberim bile yok. En huzurlu ve deliksiz uykularımdan birindeyim.

Sabah banyoya girerken telefon çaldı. Haberler kötü: gece babaannem vefat etmiş…

Read the rest of this entry »


Memur çocuğu olmak…

Posted: October 5th, 2009 | Author: MserdarK | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , | 87 Comments »

Ben memur çocuğuyum.

Bunun ne anlama geldiğini en iyi memur ailesinde büyüyenler bilir. Annemle babam kendi kasabalarından çıkıp gurbet elde, zor şartlarda üniversite okumuş, o sırada tanışıp evlenmiş ve İstanbul’a göç etmiş. Hatta babası namaz kılarken kalp krizinden öldüğü hafta sınavlara giren annem Malatya’daki kasabasında üniversite okuyan ilk kız olmuş.

Bütün bunlara rağmen iyi bir şehirli olmayı başarmışlar. O zamanlar İstanbul ile Anadolu arasındaki fark belki de bu kadar derin değildi, bilemiyorum.

Konuya dönelim.

Memur ailesinde olmak her şeyin önceden tanımlandığı, hayallerin bile sınırlarının gayet belirgin çizildiği bir yapıdır. Eve giren para bellidir. Çıkan da belli olmak zorundadır. Dolayısıyla okuyacağın okuldan yiyeceğin yemeğe, gideceğin tatilden giyeceğin kıyafete kadar her şey üç aşağı beş yukarı bellidir.

Read the rest of this entry »