BloombergHT’de Yaprak Özer’in Başarı Hikayeleri programına birkaç defa denk gelmiştim.
Böyle programlardan hep korkmuşumdur. Seyirciyken hep büyük bir başarı öyküsünün sırrına ulaşmak istersin; konukken de sürekli bir başarı anlatma stresine düşersin.
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...
Sunumlarıma denk gelenler bilir; başarıya karşı genel kanıdan biraz farklı bir duruşum var. Çok kısa özetlemek gerekirse:
Bir şeyi ‘başarmak’ için çalışmaya inanmıyorum. Çalışırsan başarı ‘gelebilir’. Ama çalışma sebebin başarmak olursa aradaki pek çok detayı kaçırırsın.
Bıkmadan, hevesle ve severek çalışmanın başarıya ulaştırmayacağı bir işe denk gelmedim.
Başarının liderlikten çok alt kademelerde daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. Liderlere atfedilen başarıyı hep abartılı buldum.
Özellikle eğitim ve kariyere yönelik başarı klişelerinin içi boş unvanları anlamlı kılma çabası olduğunu düşünüyorum.
Hayatta başarmaktan daha önemli şeyler olduğunu savunuyorum. Örneğin sağlık ve mutluluk gibi. Dünyada hiçbir şey başarmamış nice mutlu insanlar var. Bir de çok şey başarmış mutsuzlar. Tercih hakkım olursa ilkinden yana kullanırım.
Çok yansıtmak istediğim bir özelliğim olmasa da ben bir işkoliğim. Kendi yaptığım işleri en iyi şekilde yapabilmek benim için her şeyden daha önemli. Bir şey başarmış mıyımdır bilmem; bana gelinceye kadar kimler var. Ama en azından sevdiğim işleri yapıyor ve yaptıkça daha çok seviyorum. Benim için bu fazlasıyla yeterli.
İşte bu karışık kafayla Yaprak Özer beni ‘Başarı Hikayeleri’ adlı programına konuk edince tedirgin olmadım desem yeridir.
Programın yayınından sonra beni şaşırtacak kadar çok mesaj ve eposta gelince internetteki linklerden rastladığım programın video ve çözümünü buradan da paylaşmak istedim.
İzleyeceklerinizin özeti son cümlemde saklı. Eklemiş olayım:
“Başarı patron, CEO olmak değil; yaptığın işi dünyada en iyi yapan insan olma ümidi taşımaktır.”
İzleyemeyip izlemek ya da tekrar seyretmek isteyenler için.
Senenin son günü geçen günlerin değerlendirmesini yapmak için de iyi bir fırsat; öyle de yapalım.
2011 benim için hızlı geçeceği belli bir dönemdi. Kurduğum ve bir noktaya getirdiğim yapıdan uzaklaşıp tek başıma yola devam etme kararının ne kadar akıllıca olduğunu ortaya çıkartacaktı. Göz önünde (ve tökezlemenizi isteyen çok sayıda insanın olduğu) bir ortamda sonuçların hassasiyeti de fazlaydı.
Ama ‘gemi yakma ve köprü atma’ ile piştiğim için bunları aslında çok da kafama taktığımı söylemem. Taksam başka kararlar alır, başka şeyler yapardım.
2011′in başında kendime koyduğum hedef kişi ve kurumlara danışmanlık yapmak, gazete yazılarını yoğunlaştırmak, bir türlü yazamadığım kitapları tamamlamak ve konferanslara ağırlık vermekti.
Bu doğrultuda Radikal gazetesinde haftada 2 gün yazıyor, 5 firmaya danışmanlık veriyor, kitapların taslak akış ve metinlerini çıkarıyor ve Türkiye’nin birçok üniversitesini kapsayan bir konferans turnesi planlıyordum.
Ben Yeşilköy çocuğuyum. Çocukluğum sokaklarında geçti. Şimdi halk pazarı olan İtalyan mezarlığına bitişik parkında top koşturdum, bisiklete binmeyi sokaklarında öğrendim, her karışında tekerlek izlerim vardır. İlkokulu ve lisenin bir kısmını orada okudum. Hayatımın en güzel günleri orada geçti.
Yeşilköy sadece iki giriş ve çıkış olan, kendi içine kapalı, küçük, sakin bir semtti. Şimdiki Polat Otel’in yerindeki Hasır Büfe piyasa yerimizdi. Yaz okullarına Yeşilyurt Spor Kulübü’nde gittim. Karakoluna düştüm, ilk sigara kaçamaklarını o zamanlar yeni doldurulan sahilinde yaşadım, ilk kız arkadaşlarımla oralarda öpüştüm.
Ve daha bir sürü şey…
Evimiz bu köşke bitişikti. Tosun Paşa dahil pek çok Türk filmi çekilirken seyrederdik (o zamanlar dış cephesi beyaz değil, siyahtı). Bahçesinde futbol oynadığımız bu yapının bir diğer özelliği meşhur Ayastefanos Anlaşması’nın imzalandığı yer olmasıdır.
Seneler sonra evlenip çoluk çocuğa karışınca şehir merkezine taşınmamız gerekti. Hedef olarak Nişantaşı‘nı belirdi. Eşimin ofisi oradaydı ve aklına yatmıştı.
Blogumu takip edenler (ve beni şahsen tanıyanlar) 1983 yapımı Scarface filmini ne kadar çok sevdiğimi ve hayatımda ne kadar yer tuttuğunu bilir. Blogun her sayfasında tepede bir başkası çıkan repliklerin tamamı o filmden. Sağdaki resim de öyle.
Tony Montana'nın bu dev posterini Barcelona'da bulmuştum. O meşhur repliklerinden bir diğeri yazıyor üstünde: "Who do I trust? I trust ME!"
Scarface’i ilk TRT’de seyretmiştim. O zaman sevdiğin bir şeyi tekrar seyretme imkanı kısıtlıydı. Video kasetini bulana kadar canım çıkmıştı. Tekrar izledim. Tekrar… Sonra tekrar… Toplam kaç defa izledim bilmiyorum. O film beni neden o kadar etkiledi onu da tam bilmiyorum. Size yapım notlarından arka plan öyküsüne kadar bunaltacak kadar çok detay verebilirim ama bu yazının amacı o değil.
Neredeyse satır satır ezbere bildiğim replikler içinde en hoşuma gidenlerden birini belki 20 yıldan fazladır (abartmıyorum) her gün içimden en az bir kere tekrarlıyorum.
Sizinle de paylaşmak istedim.
All I have in this world is my balls and my word – and I don’t break them for no one.
(Kimi konuşarak, kimi yalnız kalarak, kimi düşünerek, kimileri de başka şeyler yaparak rahatlar. Ben sıkıntılı anlarımda yazarak rahatlıyorum. Bu yazının da amacı bu. Okursanız aklınızın bir köşesinde bulunsun)
Kanser bize hep uzaktı.
Kutuplarda can veren foklar, okyanusta sızan petrol, Adana-Pozantı karayolunun 16. kilometresindeki trafik kazası, Japonya’daki deprem gibi.
Ne beter bir illet olduğunu, ne canlar yaktığını, ne ocaklar söndürdüğünü bilirdik de bilmezdik. Acısını hisseder ama tam olarak nedir, ne değildir kestiremezdik.
Müzikle istediğim ilişkiyi bir türlü kuramadım. Birçok müzik aletini çalabiliyorum. Nota biliyorum. Bir süre hayatımı izbe mekanlarda, üç kuruşa, sarhoşları eğlendirmek için çalıp söyleyerek kazandım. Dinleyici olarak geniş bir yelpazem var ama asla bir konuda derinleşemedim.
Etrafımda müzik konusunda uzman bellediklerim gibi “falancanın bilmemne albümündeki sound, filancanın şu albümündekine ne kadar benziyor” tarzı ahkamlar kesemedim. Çok da dert etmedim açıkçası.
Şarkı-türkü adına neler dinlediğim büyük oranda ortada zaten. Ama beni kulaklıkla görüyorsanız şarkı dinliyor olma ihtimalim en fazla yüzde 1. Ya bir podcast ya da audio book (sesli kitap) dinliyorumdur.
Bizim gibi okumayı sevmeyen ama bir gazete açıldığında hemen 20 kafanın içine daldığı, trafiğin saatleri yediği, insanların kendi ya da toplu taşıma araçlarında saatlerini tükettiği bir ülkede sesli kitaplar neden bir pazar oluşturamadı anlayabilmiş değilim. Her gün sabah işe gidip akşam dönerken birer saat sesli kitap dinleyerek her hafta bir kitabı bitirebilirdik oysa? Üstelik dünyanın en seçkin seslendirme sanatçılarının ağzından. 5 saatten uzun süren sesli kitap yok denecek kadar az.
Sali gunu mukemmel planlarim vardi. Ama hicbiri tutmadi… Oglen motorum Vecihi’ye atlayip yola ciktim. Valikonagi’ni Fulya’ya baglayan yokustan yurume hizinda inerken birden motor yan yatti. Yerler islakti ve kasis icin frene basmamla sagima dogru yere kapaklandim. Yerde uzanmisken motorun metrelerce yokustan kayip kaldirima carpip durusunu seyrettim. Ayaga kalkmaya calistim. Kalkinca sevindim. Sonra sag kolumun garip bir sekilde durdugunu fark ettim. Omzumdan cikmisti. Biraz ugrasip yerlestirdim. Ama butun kolum uyusuyordu. Vucudumun farkli yerlerinden sizilar geliyordu. Meger omuzdan kirilmis… Yine de ucuz atlattigimi dusunuyorum. Detaylarini ayrica biraz toparlaninca yazacagim. Cuma gunu bir ameliyatla omzuma plak takilacak, bir aksilik olmazsa 1,5 ayda fizik tedavi yardimiyla eski halime donecegim. Ders dolu bu gunleri ayrica yazacagim. Cep telefonundan bu kadar oluyor. Bu en zor animda yardim eden Baris ‘Zoban’ Timurlenk’e, baska bir illetle ugrastiklari icin haber veremedigim ailemin yoklugunda hastanede ilk saatlerde refakat eden Senel Sahin ve Fatih Taskiran’a, Amerikan Hastanesi ve Capa Tip Fakultesi doktorlarina COK tesekkurler. Ayrica arayan, soran, mesaj gonderen yuzlerce kisiye binlerce tesekkur. Hicbirini cevaplayamadim. Hepinizi ilk firsatta arayacagim. Capa Ortopedi 1. Servisi 120 numarali odadan hepinize hafif sancili selamlar! (Bu da Zoban’in objektifinden olay sonrasi Vecihi…)
(3 ay sonra fark ettim ki bu yazıya kolumun ameliyattan sonra geldiği hali de eklemek gerek. Kolumun titanyum desteği ve sayısını unuttuğum vidaları)
Bir gün dijital bir kıyamet kopup internet dediğimiz bu gayya kuyusuna tıkıştırdığımız anıları da buharlaştırabilir elbet ama sanki kıyıda köşede kağıtlara karaladıklarım daha hassas, kırılgan geliyor bana. Onun için ilerde çekmecelerin birinde daha ayrıntılı halini görebileceğin satırların küçük bir kesitini de buraya ekleyeyim dedim.
Kilo meselelerinden dolayı kıyafet alışverişiyle aram hiç olmadı. Giyinmeyi bilmediğimden değil ama kimi zaman sadece bedenime uygun olduğu için ‘razı olduğum’, normalde giymeyeceğim şeyleri aldığım da olmuştur. (bu vesileyle obezite oranı hızla yükselen Türkiye’de hala birilerinin olaya uyanıp ‘şişmanlar mağazası’ açmamış olmasını anlayamıyorum. ABD ziyaretlerimde harika notlar çıkardığım bu kategoriye başka bir yazıda değineceğim).
29 Mayıs 2011: http://twitpic.com/544ppz
Şu dönem hayatımda üçüncü defa girdiğim bir zayıflama sürecindeyim. 1,5 sene süren son denemede (tamamen kendi belirlediğim bir rejimle) 42 kilo vermiş; 132 kilodan 90 kiloya inmiştim. Hoyratça geçen yılların ardından 18 kilo alınca, yeniden kampa girme kararı aldım (bu sefer doktor kontrolünde). 10 kilosu gitti. Hedefim yine 90 kilo olmak (asla ‘zayıf’ biri olmak istemiyorum). Eylül ayına kadar 8 kilo daha vermeyi planlıyorum.
Kilo veren kişilerin teyit edeceğini sandığım bir durum var; şişmanlayınca küçülen kıyafetleri asla atmaz / birine vermezsin. Ama zayıflayınca ilk iş büyük gelen kıyafetlerden kurtulmaya bakarsın. Çünkü onlar bir yandan geride bırakmak istediğin günlerin belgesi, bir yandan da geriye dönüş biletidir. Onları uzaklaştırarak unutmak istersin. Kilo alırsan giyecek kıyafetinin olmaması da cabası.
İstanbul’un cayır cayır yandığı bugün, kıyafetlerimin asılı olduğu askıları ve rafları uzun uzun seyrettikten sonra uzun zamandır ertelediğim işe giriştim: giyim odasını derleme! Niyetim sadece bollaşan kıyafetlerden kurtulmak değil, giymediğim şeyleri de ayırmaktı.
Çocukluğumun büyük bir bölümü bir şeyleri isteyerek geçti. Sahip olduğum şeyler az değildi ama saplantı derecesinde istediğim şeylere hep çok geç kavuştum.
Bilgisayar gibi…
Dolayısıyla daha çok sahiplendim, daha hevesle sarıldım. Ama aynı zamanda bazı şeylerin sadece belirli zamanlarda keyif verdiğini anladım.
Örneğin gitara en heves ettiğim yıllar karşı komşunun çöpe attığı bir enkaz gitarla başladı ve kendi harçlıklarımla aç kalarak biriktirdiğim ve gizlice senetle aldığım uyduruk bir Hohner elektro gitarla devam etti. Yıllar sonra para kazanmaya başlayınca şu an hala odamda duran Ibanez’i aldım. Ama geçmişti…