The only thing in this world that gives orders... is balls.

Şehir planlaması denen mesele

Posted: August 7th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , , , | 21 Comments »

Tumblr, Posterous gibi mikro blog servislerini seviyorum. Çok içerik aktaramasam da takip etmesi en zevkli, en süzme içeriklerle dolu bloglara buralarda rastlıyorum. İlgilenirseniz benim de Tavan Arası, Z Raporu, Alışveriş Listesi, Eski Defterler gibi birkaç mikro-blogum var.

Dünyanın en çok kaldırım yenileyen, buna rağmen hepsi birbirinden beter halde olan ülkesiyiz.

Bir süredir kaldırımların fotoğraflarla hallerini belgeleyen bir mikro-blog üstünde niyetliyim.

Belki aynı anda 2 çocuk sahibi olup elde arabalarla yolları arşınlamak zorunda kaldıktan sonra farkettiğim bir ayrıntı olabilir ama Türkiye’de ciddi bir kaldırım sorunu olduğu tartışılmaz. Hani kaldırımlar felaket de yollara mı özeniyoruz derseniz elbette facia orada da devam ediyor ama kaldırım şehir unsurları açısından çok daha fazla kullanılan ve daha fonksiyonel bir bileşen.

Ben Yeşilköy çocuğuyum. Evimiz meşhur 1878 Ayastefanos anlaşmasının imzalandığı (ve sizlerin muhtemelen Tosun Paşa, vs gibi birçok Türk filminden aşina olduğunuz) köşkün hemen arkasındaydı.

Yeşilköy İstanbul’un en kendine has semtlerinden biridir. Havaalanına yakınlığı nedeniyle 4-5 kattan yüksek binanın olmadığı, geniş sokaklar, bol ağaç ve bahçeden oluşan, köşklerle, villalarla dolu bir sahil mahallesi…

Bisiklete binmeyi, yüzmeyi, balık tutmayı, ağaç aşılamayı, tohum ekmeyi, ağaç tırmanmayı; kısacası sokağa dair hemen her şeyi ben o semtte öğrendim.

Son iki buçuk yıldır da Nişantaşı’ndayım. Gelmemek için çok direndim. Yeşilköy ile taban tabana zıt, gürültülü, kalabalık, yeşillikten uzak, bitişik nizam evler, toz, toprak… Nişantaşı’nda bana cazip gelen hiçbir şey yoktu başta. Ama şimdi başka bir yerde oturabilir miyim bilemiyorum. Şehir merkezinde yaşamak cidden ayrı bir şeymiş.

Gel gelelim kaldırımsızlık konusunda Maslak ile yarışabilecek belki ilk semt yine Nişantaşı. Daracık kaldırımların şekilsizliği bir yana biraz genişlediği yerde ya dükkanlar tarafından masa atılarak işgal edilmiş ya araya bir seyyar satıcı yerleşmiş, ya bir esnaf kuka koymuş ya da belediye kimse bir şey koymasın diye kendi saksı dikmiş…

Sim City oyunundan bir kare.

1985′te Commodore için piyasaya çıktığından beri şehir yönetim simülasyonu Sim City oynarım. Her bölümünü de oynamışımdır. Dolayısıyla (aslında) bir şehir nasıl kurulur, nasıl organize edilir, nasıl yönetilir, bütçe nasıl kullanılır, vatandaş neyden hoşlanır, vs gibi konularda Türkiye’deki birçok Vali ve Belediye Başkanı’ndan daha çok bilgim(iz) var.

Ama bizdeki uygulamalara, sıfırdan yeni kurulan yerleşim bölgelerindeki gariplikleri bile görünce insan her belediye başkanı adayına böyle simülatörlerde belirli bir baraj puanı getirilsin istiyor.

Read the rest of this entry »


Çocuk dünyasına dair

Posted: January 29th, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , | 5 Comments »

Popüler konuları çok tazeyken yazmayı çok tercih etmiyorum ama popülerleşen şu video bana Rıfat Ilgaz’ın bir şiirini hatırlattı.

Önce videoyu izleyelim:

Ve bana hatırlattığı şiir:

ÇOCUKLARIM

Sizi yoklama defterinden öğrenmedim
Haylaz çocuklarım
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım
Koltuğunda satılmamış gazeteler
Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın
Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
Palto ayakkabı yüzünden
Kiminiz limon satar Balıkpazarı’nda
Kiminiz Tahtakale’de çaycılık eder
Biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı
Tereyağındaki vitamini
Kalorisini taze yumurtanın
Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta
Çevresini ölçtük dünyanın
Hesapladık yıldızların uzaklığını
Orta Asya’dan konuştuk
Laf kıtlığında
Birlikte neler düşünmedik
Burnumuzun dibindekini görmeden
Bulutlara mı karışmadık
Güz rüzgarlarında dokulmuş
Hasta yapraklara mı üzülmedik
Serçelere mi acımadık kış günlerinde
Kendimizi unutarak

Tertemiz çocukların pırıl pırıl yaşamları. Çok karmaşık, iç burkan konular. Çocuk dünyasını büyük kafasıyla yorumlamak da ayrıca tehlikeli.


Ahmed Arif için

Posted: January 1st, 2010 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , , , , | 4 Comments »
Ahmed Arif

Ahmed Arif

Şiiri; daha doğrusu milli spor tadında olanı değil de şiir gibi şiiri sevdiğimi burada birkaç kez hatırlatmıştım. Sevdiklerimden biri de Ahmed Arif. 2 Haziran 1991′de aramızdan ayrıldı. Diyarbakır doğumlu bir Kürt şairdi.

İnsanların etnik kökeni beni hiç ilgilendirmese de onun için önemli belirleyicilerinden biriydi. Şiirlerini besleyen hüznün içinde Kürt olmasının büyük payı olduğunu düşünüyordu. Ben de inanıyorum. Yalnız buna rağmen bütün şiirlerinin Türkçe olması da dikkat çekicidir. Üstelik Otuz üç kurşun şiirindeki gibi Kürt halkının en acıklı öyküsünü anlatırken bile asla öfke, kin, nefrete meyletmemiştir.

Onu anlatmaya çalışırken aklıma ister istemez onun ‘Hasretinden prangalar eskittim’ şiiri geliyor:

Seni, anlatabilmek, seni, iyi cocuklara,kahramanlara,
haldan bilmez kahpe yalana
Seni, anlatabilmek seni,
Namussuza, haldan bilmez, Kahpe yalana.

Geçen gün bir sitede hakkında bir şeyler yazarken aklıma düştü, önümüzdeki Pazartesi günü de bir anma etkinliği varmış. Benim de ona dair birkaç satırım olsun istedim. Dünyaya böyle iyilik, güzellik tohumları saçmış insanların mezarına çiçek bırakmaktansa, haklarında birkaç satır yazıp anılarını diri tutmak ya da henüz tanıma fırsatı bulamamışlara tanıtmak yeğdir herhal.

Ve adını da anmışken, Otuz üç kurşun’u kendi ağzından dinleyelim mi bir? (Otuz üç kurşun nedir diyenlere de Avni Özgürel’in kaleminden bir yazıyı tavsiye ederim. Eğer konuyu bilmiyorsanız, bu yazıyı okumadan şiirden pek bir şey anlamanız mümkün değil gibime geliyor.

Haydi yazmış da olalım:

1.

Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van’da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari guvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı…

Yiğitlik inkar gelinmez
Tek’e – tek doğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
Gel haberi nerden verek
Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil
Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzuç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda…

2.

Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
Sırtı alacakır
Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı
Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı

Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit,
Baktı kolları vurulu,
Cehennem yurekli bir yiğit,
Bir garip tavşana,
Bir gerilere.

Düştü nazlı filintası aklına,
Yastığı altında küsmüş,
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma
Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak,
Doru, seglavi kısrağı.
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!

Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
Böyle arkasında bir soğuk namlu
Bulunmayaydı,
Sığınabilirdi yuceltilere…
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı,
Yanan cıgaranın külünü,
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
Engereğin dilini,
İlk atımda uçuran
Usta elleri…

Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
Çığ bekleyen boğazların kıyametini
Karlı, yumuşacık hıyanetini
Uçurumların,
Önceden bilen gözleri…
Çaresiz
Vurulacaktı,
Buyruk kesindi,
Gayrı gözlerini kör sürüngenler
Yüreğini leş kuşları yesindi…

3.

Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

4.

Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden…

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına…

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

5.

Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

Bıyıkları yeni terlemiş daha
Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari
Vurun kardaş demiş
Namus günüdür
Ve şaha kaldırmış atını.

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

Unutmadan; daha ne Ahmed Arif’i, ne engereği, ne çıyanı bilmediğim yıllarda hafızama kazınmış şu şiirini bir kağıda yazıp okulun duvarına astım diye disiplin kuruluna verildiğim, ceza aldığım da hala aklımda:

Bunlar
Engerekler ve çıyanlardır
Bunlar
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır
Tanı bunları
Tanı da büyü
Bu, namustur
Künyemize kazınmış
Bu da sabır
Ağulardan süzülmüş
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü

Şairler olmasa dünya ne sıradan olurdu.

vurun ulan,
vurun,
ben kolay ölmem.
ocakta küllenmiş közüm,
karnımda sözüm var
haldan bilene.

Rahat uyu…


Allah adamı Attila Taş yapar

Posted: June 7th, 2009 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , , , | 13 Comments »

Biz onu kıvrak dansları ve “David Copperfield uçmuyor, arkasından ip bağlı” açıklamalarıyla belleklerimize kazıdık. O hiç durmadı. Ham Çökelek mayasını bile tutturamadı. Sonra buza maya çalmayı denedi, yine olmadı.

Şimdilerde yeniden hayatımıza girmek üzere. Nedense menajeri bana sürekli bültenlerini yolluyor. Atilla Taş… (Asıl ismi Attila olması gerekmez mi?) Meğer dostumuz hacca gitmiş (böyle birini daha hatırlıyoruz, değil mi?). Daha doğrusu umreye. Kendini her açıdan fotoğraflamış.

Piyasaya çıkacak albümünden hemen önce hem de. Başkası olsa kötü niyetli düşünüp kasten denk getirdi diyeceğim.

Read the rest of this entry »


Adabımuaşeret dedikleri

Posted: June 6th, 2009 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , , , , , , , | 9 Comments »

Güncel dilimize görgü kuralları diye çevirebileceğimiz adabımuaşeret adlı kurallar silsilesi hakkında uzunca bir süredir kafa yoruyorum. Son birkaç aydır daha da ciddi bir konu haline geldi. Sebebiyse ‘halka karışmam’ :) Mürebbiyelerle, dadılarla, cam fanusta büyümüş değilim ama ben otomobilli bir hayattan geliyorum özünde.

Fena fikir de değil hani?

Fena fikir de değil hani?

Mart ayında evimizi taşıdık. Büyüdüğüm semti bırakıp bir şeyler atıştırmak dışında bir işim olmadığı, kendimi içine hiç ait hissetmediğim bir yere göçtüm. Üstelik birbiriyle neredeyse her konuda tamamen tezat olanından: Yeşilköy-Teşvikiye

Neyse ki kısa sürede Teşvikiye’ye alıştım. Eski İstanbul mahallesi tadını Yeşilköy’den daha iyi koruyabilmiş bir ortam. Farklara gelince; yeşillik yok, park yeri yok, bitişik düzen apartmanlar, dar sokaklar, kaldırım yok, insan çok, trafik çok…

Read the rest of this entry »


Dünyanın en pahalı balığını ben aldım

Posted: January 19th, 2009 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , , , | 17 Comments »

Bizim ufaklıklar 7 ayı dolduruyor gibi. Yavaş yavaş anne sütü dışında şeyleri tatmaya başladılar. Pek sevemeseler de yine de yiyorlar. Doktorumuz somon da yedirin deyince bu sabah semtimizin (Yeşilköy / İstanbul) balıkçısına gidelim dedik. Dükkanın hemen önünde park yeri bulduk. Çektik, balığı seçtik. Temizletmeye başladık.

Read the rest of this entry »


Devlet halkından korkunca

Posted: December 28th, 2008 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , , | 3 Comments »

Mutfakta çalışan yardımcı ve şişmanlatıcı kadınımız babasının emekli maaşını almaya devam edebilmek için sigortasız çalışmak istediğini söyledi. Ben de sigortasız kimse çalıştırmak istemediğim için reddettim ve ayrılmaya karar verdi. Böylece MYK’nın acayipliklerle dolu kısa tarihine sigortalı çalıştığı için ayrılan biri de eklenmiş oldu!

Bu yüzden bir süredir yemekleri dışarda yiyoruz ve fena halde mutsuzuz.

Geçenlerde yine bir şeyler atıştırmak ve bu fırsatla yeni bir ofis bakınmak için Hasan ve Mustafa ile İstiklal’e çıktık. Ofisimize 20 adım mesafede olmasına rağmen İstiklal Caddesine şu ana kadar (2 yıldır neredeyse) ancak üçüncü defa çıktığımı dehşetle farkettim.

Soğukta yürürken önce karşımıza çıkan insanlar bir anda arttı. Sonra bu karşı akıntı organize bir hale geldi. Uzaktan uzun tahta bacaklı, renkli kostümlü göstericiler belirdi. Gürültü, patırtı derken bir karnavalın ortasına düştük. Bu arada farkettim ki bu gösteri ‘atık pilleri toplama’ eylemiymiş! Boş pilleri çöpe atmayın, özel bir poşete koyun diyorlar. Gayet mantıklı; kabul.

Bakınırken farkettim ki bu eğlenceli gösteriyi sırf benim gözümle seçebildiğim 8-10 sivil polis (kimbilir toplamda kaç kişilerdi) en az 20 üniformalı polis, ikisi sivil olmak üzere 4 polis aracı takip ediyor.

Atık pil ile ilgili bir gösteride ne bekleniyor olabilir? Ve biz neden böylesine tepki-fobik bir toplum olduk? Artık bizde eylem, gösteri denince akla gelen aşağıdaki gibi kareler akla geliyor.

1 Mayıs gösterilerinden bir muharebe...

1 Mayıs gösterilerinden bir muharebe...

Oysa her toplumun protesto hakkı vardır, bağırır, çağırır, dağılır… Yoksa böyle her höt diyenin kafasına indirmeye başladın mı, bir tutar, iki tutar…


Ben içeri düştüğümden beri…

Posted: December 22nd, 2008 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , | 2 Comments »

Aslı ‘mahpus’tur ya bırakalım bir yol; mapusun gerçekten mapus olduğu yıllarda, türlü çeşit sebepten ama bir o kadar da hiç yoktan dama girmişsin. Ailenden, şehrinden; hepsi bir yana hayattan koparılmışsın. Üstelik ölçüsüz ve amansızca.

Sonra böylesine travmatik, öfkelendirici bir olayı şiir yapmışsın. Buna rağmen böylesine ölçülü ama iç burkan, kısa ama hançer gibi her dizesi içine saplanan bir şiire dönüşmüş yaşananlar.

Bir an için kim yazmış, niye yazmış, neden olmuş bu yazılanlar unutun da şu dizeleri mapus damına düşmüş birinin ağzından ve zihninden dinleyin. Her türlü önyargıdan, siyasi görüşten ve tarihten serbest bırakarak aklınızı ve vicdanınızı.

(NOT: Youtube’dan bir videodur. Eğer aşağıda bir video görmüyorsanız / ulaşamıyorsanız tıklayın)

Her dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor.

Nazım Hikmet…

Ben içeri düştüğümden beri

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
‘Onlar ki; toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
Ve kahreden yaratan ki onlardır,
Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

Ve gayrısı
Mesela, benim on sene yatmam
Laf’ı güzaf…

Bu nasıl bitmez bir umut ve vatan sevgisidir?

Ve tabii ki yaşama kaygısı, hevesi, hırsı… Onu da dinleyelim (Yaşamaya Dair):

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Bu topraklar güzel insanları ağırladı…


Doğan görünümlü Şahin efsanesi

Posted: December 12th, 2008 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , | 8 Comments »

Yaşım itibariyle yakın tarihin önemli dönüşüm anlarına yaşayarak şahit olabildim. Televizyon, bilgisayar, internetle başlayıp ithalatın önündeki engellerin kaldırılmasıyla hayatımızı istila eden hipermarketler, alışveriş merkezleri, yabancı markalar (Levi’s, Lee Cooper, Lumberjack, vs), yabancı restoranlar (McDonald’s, Pizza Hut, vs) gibi bugünkü hayatımızın yapı taşları haline gelmiş birçok unsurun palazlanma anlarını bizzat yaşama şansını yakaladım (düşünün ki Türkiye’nin ilk alışveriş merkezinin açılışını gördüm; insanlar içeri girebilmek için kapıları kırmıştı)

Anadol

Anadol

Bu geçiş sürecinde en çok değişimin yaşandığı alanlardan biri de otomotiv oldu. Anadol ile başlayan bir süreçte TOFAŞ’ın hayatımıza Murat 124 (Serçe değil), Murat 131, Şahin, Doğan, Kartal şeklinde süren ‘kuş serisi’ bu ülkenin Amerikan arabaları dışındaki neredeyse tek alternatifiydi.

Read the rest of this entry »


Sosyete güzelleri, yeriz sizi biz

Posted: December 10th, 2008 | Author: MserdarK | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , , | No Comments »
Fakir ama mutlu, ezik olmayan, sevgi dolu ailelere ne oldu?

Fakir ama mutlu, ezik olmayan, sevgi dolu ailelere ne oldu?

Zengin-fakir ilişkisinin Hulusi Kentmen – Münir Özkul tadında seyrettiği günler geride kaldı. Gün intikam vaktı. Şarkı sözlerinde de izleri var. Peki bunlar ne be kardeşim? Aklıma geldikçe güncelleyeceğim bunları. Buyrun YouTube’dan bir mucize eser. İbo Show’da Mekin söylüyor; Sosyete Kızı.

Önce bir izleyelim:

Read the rest of this entry »