Türkiye’de internet kullanımı kelimenin tam anlamıyla ‘başdöndürücü’ bir hızla artıyorsa da araştırmalara göre ‘aptal kutusu’ diye yerden yere vurduğumuz televizyon hala öncelikli mecra (2 yıldır düzenli televizyon programı yapan biri olarak buna bizzat şahidim. Televizyon gibi kitlesel bir mecra YOK).
Bu ilginin kökeni elbette televizyon tarafında içeriğin hala çok daha düzenli ve zengin oluşu. Mobil cihazların artması, daha yetenekli hale gelmesi ve mobil erişim seçeneklerinin yaygınlaşmasıyla televizyon izleme alışkanlıklarının mobil cihazlara ve diğer ekranlara sıçraması da kaçınılmaz.
Bu alanda sunulan 3 hizmeti duyrulduğu ilk günden beri kullanıyorum: TTNET tivibu, Turkcell TV+ ve Digiturk Play. Bana da sıkça sorulan sorulardan olduğu için burada genel bir bilgilendirme ve karşılaştırma yapmak istedim.
İnternetin insanları asosyal yaptığına yönelik tartışmalar aynen ‘mankenden oyuncu olur mu?’ başlıklı emsali gibi azalarak bitti. Bin beş yüzüncü defa gördük ki bazı konular tartışılarak çözülmüyor; akışına bırakmak gerekiyor. Hatta ‘bırakmak’ bile çok iddialı bir tanım. Bu gibi kitlesel ve hızlı dönüşümlerde daha çok kendimizi ‘akışa bırakıyor’ ve şekil alıyoruz.
Ne kadar kullandığımızla doğru orantılı olarak sosyal medyanın bizi hayallerin ötesinde sosyalleştirdiği ortada. Bundan kimsenin şüphesi kalmadı. Şimdi yeni bir konumuz var: ‘mahremiyet’ (ya da TDK’nın Türkçe karşılığıyla ‘gizlilik’).
Bu yazıda kendi başıma gelen üç örnekten yola çıkacağım. Amacım mahremiyet ekseninde masum, iyi niyetli paylaşımlar ve karşılığında yine aynı masumiyet ve iyi niyetteki mesajlaşmalardan örnekler vererek bir çıkarım yapmak. Ulaşmak istediğim noktaysa hayatımızın kötü niyetli ellerde bir anda hangi noktalara gelebileceğini düşünmek.
Size (büyük ihtimalle daha önce duyduğunuz) bir girişimden bahsedeceğim ama önce kısa bir giriş yapmam gerek.
Ben bugün ‘internet’ dediğimiz türden bağlı yaşama BBS‘ler ile başladım. Bugün belki bu yazıyı okuyan kimse bu terimi bile duymamıştır bile ama bugünkünden çok daha zevkli bir yaşamımız vardı o ağların içinde.
BBS kabaca bir gönüllünün telefon hattına bağlı (genellikle evinde) kurduğu bir sunucu bilgisayardan ibaretti. Modemli bilgisayar sahibi olmak bir ayrıcalıktı. Bilgisayarın başına oturup numarasını çevirir, kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapar, o BBS’in üyelerinin yazdıklarını ve size gelen mesajları okurdunuz. Siz bağlıyken diğer üyeler bağlanamazdı çünkü genellikle tek bir telefon hattına bağlı olurdu BBS sunucuları. Küçük öbeklerden oluşan internetçikler gibi düşünün. Zevkliydi!
South by Southwest ya da daha tercih edilen yazım şekliyle SXSW her yıl ABD’de düzenlenen dünyanın en büyük etkinliklerinden biri. 1987 yılında bir müzik festivali olarak başlamasına rağmen zaman içinde film ve dijital sektörü de kapsayarak dev bir yapıya dönüştü.
Bu festivalin dünyaya en popüler hediyelerinden biri de Twitter. Bu hizmetin tanınması ve kitlelere yayılması 2007 yılındaki SXSW etkinliğinde olmuştu.
Texas eyaletinin başkenti Austin‘de gerçekleştirilen ve 9 gün süren etkinliğe dair bilgi vermesi için geçen seneden arta kalan birkaç resmi veri paylaşayım (2012 özeti etkinlik henüz bitmediği için yayınlanmadı):
92 sahnede 2 bin 98 müzik gösterisi.
Yer almak için başvuran müzik grubu sayısı: 10 bin 915.
Müzik etkinliklerini izleyen sayısı: 45 bin.
Dijital konulu sunum ve panellere katılım: 63 ülkeden toplam 19 bin 364 kişi.
Dijital konulu sunum sayısı: 935.
Film konulu 105 oturumda izlenen 140 uzun metrajlı ve 153 kısa metrajlı film.
Film festivaline katılan kişi sayısı: 66 bin 842.
Etkinliğin fuar alanına katılım: 65 bin 200 kişi.
SXSW’in Austin ekonomisine katkısı: 168 milyon dolar (bu yıl da -ABD’nin içinde bulunduğu ekonomik krize rağmen- yaklaşık bu miktarda bir katkı sağlandığı söyleniyor).
TV programım yüzünden bu sene çok istememe rağmen SXSW’e katılamadım. Bir grup arkadaşım gitti, gidenlerin bir kısmı gözlemlerini paylaştı (biraz tembel çıktılar gerçi).
Binlerce oturum / etkinlik arasında titiz bir program yapmanız gereken bir festival olduğundan ben de öncesinde epey zaman ayırıp kendimce bir seçki yapmıştım. (Festivalin planlama için harika bir sitesi var)
Virüs diye geçiştirsek de elektronik zararlıların truva atı, solucan gibi farklı türevleri var. Ben kafa karıştırmadan (gazeteci refleksi) hepsini virüs diye adlandırıp konuya gireceğim.
Twitter’ın yükselişi, popülerliği malum. Birçok kişi sürekli lafını duyduğu bu ortama girip bakınıyor. İlk girenin kafasındaki en büyük karışıklık kimi takip edeceği, ne yapacağı, ne yazacağı. Ardından uygulamalar dünyası geliyor.
Şu an 10 bine yakın uygulama Twitter hesaplarınız üstünden bir şeyler yapmaya, yaptırmaya çalışıyor. Yakın bir geçmişe kadar Twitter’ın kendi uygulamasıyla fotoğraf ve video paylaşımı bile yapılamıyordu. Dolayısıyla fotoğraf yükleme, kaç mesaj attığını sayma, en iyi dostunu bulma gibi akla hayale gelmedik pek çok konuda binlerce uygulama size bir şeyler sunuyor.
İşin güzel tarafı bu uygulamaların hepsi sizden izin almak zorunda. 2010 yılına kadar uygulamalar çalışabilmek için sizin kullanıcı adı ve şifrenizi alabiliyordu. Twitter yönetimi sonradan aldığı bir kararla şifre paylaşımı yerine sizin izin vererek uygulamaları kullanabildiğiniz bir mekanizma geliştirdi. Fakat bu da uç veren dertlerin çözümü olmadı.
Dün İsmail Hakkı Polat‘ın davetiyle Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü öğrencilerine kendi bakış açımla yeni medyayı ve yeni medyanın kullanıcı kitlesini anlattım. Bu ders sonrasında çok önemli bir ayrıntıyı atladığımı fark ettim. Bari burada kapatmış olayım.
Öncelikle yeni medyanın ‘yeni’ sıfatı altında bu yazıya sığdıramayacağım kadar uzun bir liste yer aldığını hatırlatmak isterim. Buradaki ‘yeni’ kavramını doğuran ayrıntı medyanın yeteneklerine yönelik yenilikler kadar mecra ve kaynakların çeşitliliğini de içeriyor.
Sosyal medya dediğimiz şeyin en ‘anlık’ hali Twitter. O kadar ki yazdığınız mesajların ömrü 2 saatten 1.4 saate kadar geriledi. Bu konuda yaklaşımlar muhtelif ancak Twitter’daki paylaşımlarınızın neredeyse tamamı 1 saat gibi bir sürenin ardından ‘zaman aşımına’ uğrayıp laf salatasının dibindeki limon suyuna dönüşüyor. O andan sonra çoğu zaman kendi yazdıklarınıza bile arayarak ulaşmanız şans.
Yani;
Twitter aslında ANLIK konular, tesbitler, sohbetler için (hadi dürüst olalım; geyik -ya da kahve / meyhane muhabbeti- diyelim şuna).
Arşiv için kesinlikle iyi bir seçim değil (oysa bloglar bunun için var). Kalıcı olmasını istediğiniz şeyler için oraya emek vermeyin.
Twitter arama konusunda hem kullanıcı hem de geliştiricilere bazı sınırlamalar koyuyor. Buradaki mantığın sistem yükünü hafifletmek kadar kullanıcıları korkutmama hissiyatı olduğunu da düşünüyorum (800 milyondan fazla kullanıcının her şeyini paylaştığı Facebook’un arama motorunda neden hiçbir faydalı şeye ulaşamıyoruz sizce?) Kullanıcıların ne kadar çok şeyi paylaştığını şu an için kullanıcılara göstermek istemiyorlar. Bu benim teorim, bir ara detayına girerim.
İnsanoğlu huzur ve mutluluğunun büyük bir bölümünü ‘unutabilmesine’ borçlu. Bu ÇOK önemli bir yetenek. Eğer her şeyi hatırlasaydık delirirdik. Sosyal ağlar belleğimizin uzantısı haline geliyor ve bizi ömür boyu takip edecek. Bunu başka bir yazıda çok detaylı işlemeyi düşündüğüm için burada kesiyorum.
Beni Twitter’da takip edenler arada sırada yaptığım ‘her 5 dakikada 1 yeni site’ paylaşımlarımı bilir. Aklıma geldikçe tekrarlıyorum.
Hayvanlar kendi türleri arasında insanlara göre çok daha paylaşımcıdır. İnsanlarda çocuklukta başlayan paylaşım güdüsü büyüdükçe azalır, kimi zaman yok olur.
Dün geceye yaklaşan ve birçok takipçimin bilgisayar başında olmadığı bir anda yeni bir 10′lu set paylaştım (Ne yazık ki beni takip edenlerin çoğu benim en aktif zamanlarımda uyuyor. Dolayısıyla aslen beni takip edemiyorlar).
Takipçilerimin çoğu 09:00 ile 00:00 arası ayakta ama benim en sık güncelleme aralığım genelde 00:00-09:00 arası. (Kaynak: SocialBro)
Daha önce detaylarını paylaştığım gibi Twitter’da marka olmayıp istatistik hizmetlerine ulaşabilen birkaç kişiden biriyim. Ticari bir amacım olmadığı için bu verileri çok dikkatli incelediğimi söyleyemem ama bu yapı hakkında fikir edinmek için arada bakıyorum.
10 site tavsiyesinin sonuçlarında göz gezdirirken ilginç bir ayrıntı dikkatimi çekti: paylaşanlar ve saklayanlar.
Hayatımın hatırı sayılır bir bölümü konferanslarda geçiyor. Kimini düzenliyorum, kimini izliyorum, kiminde konuşmacı olarak yer alıyorum.
Gözlemlerime dayalı kişisel fikrim, şirketlerin kendi ihtiyaçları için düzenlediği özel (dışarı kapalı) örnekler dışında herkese açık, ücretli / ücretsiz etkinliklerin sıradanlaşması. Aynı kişiler, aynı kitleye, aynı cümlelerle, aynı konuşmaları yapıyor ve (üzgünüm) Türkiye’de çok az kişi sahnede konuşma yeteneğine sahip. Ve bu özellik bir konferansın ‘iyi’ olarak değerlendirilmesinin olmazsa olmaz, ilk, temel şartı. (Bu konudaki bazı mütevazı tecrübelerimi paylaşmıştım. Blogun en çok okunan ikinci yazısı olduğuna göre ilgilisi de varmış)
Katılımcılar konusunda da konuşulacak çok şey var elbet. Zira yine azımsanmayacak bir katılımcı grubu için konferanslar işten kaytarma, aralarda bir iki kişiyle tanışıp kendine bir iş / fırsat çıkartma bahanesi. Hazır yazılmışı olduğu için ben detaylarına girmeyeceğim.
Yeni bir şeylerin arayışındayken ortaya güzel bir fırsat çıktı: GDOL Digital Talkfest (GDOL-DT diyelim).
Radyo ve televizyon jargonunda FTA denen bir tabir vardır. İngilizce ‘Free To Air‘ teriminin kısaltması. Yani herkese açık, şifrelenmemiş yayınlar. Frekansı ayarlayıp dinlemeye, izlemeye başlarsınız.
Peki kimi zaman milyonlarca liralık lisans, alıcı, verici, alet, edevat, personel, kira ve uzayıp giden masraf kalemleri beş kuruş para vermeden tükettiğimiz halde nereden çıkıyor? Tahmin ettiğiniz gibi (her göründüğünde çoğu kişinin tüylerini diken diken eden) reklamlar.
140 karakterde laf anlatma sanatı Twitter daha 5 sene önce üstünde hepi topu 3 kişinin kafa yorduğu bir ‘fikir’den ibaretti. Bugün 300 milyonu aşkın kullanıcısı her gün 300 milyondan fazla mesaj yazıyor. Saniyede 9 bin mesaj!
Arama motorunda her gün 1 milyar 600 milyondan fazla arama yapıldığını düşünürsek bir süre önce dünya yatırım tarihinde 800 miyonluk bedelle tek kalemde en büyük yatırımı alan ‘ticari varlık’ olması pek de şaşırtıcı gelmiyor.