Radyo ve televizyon jargonunda FTA denen bir tabir vardır. İngilizce ‘Free To Air‘ teriminin kısaltması. Yani herkese açık, şifrelenmemiş yayınlar. Frekansı ayarlayıp dinlemeye, izlemeye başlarsınız.
Peki kimi zaman milyonlarca liralık lisans, alıcı, verici, alet, edevat, personel, kira ve uzayıp giden masraf kalemleri beş kuruş para vermeden tükettiğimiz halde nereden çıkıyor? Tahmin ettiğiniz gibi (her göründüğünde çoğu kişinin tüylerini diken diken eden) reklamlar.
140 karakterde laf anlatma sanatı Twitter daha 5 sene önce üstünde hepi topu 3 kişinin kafa yorduğu bir ‘fikir’den ibaretti. Bugün 300 milyonu aşkın kullanıcısı her gün 300 milyondan fazla mesaj yazıyor. Saniyede 9 bin mesaj!
Arama motorunda her gün 1 milyar 600 milyondan fazla arama yapıldığını düşünürsek bir süre önce dünya yatırım tarihinde 800 miyonluk bedelle tek kalemde en büyük yatırımı alan ‘ticari varlık’ olması pek de şaşırtıcı gelmiyor.
Pek çoğunu inandıramasam da daha önceki bir yazımda değindiğim gibi ben şu ana kadar sosyal medya hesaplarım üstünden bir şey kazanmış değilim. Üstelik; kazananlara karşı da değilim. Bana birileri anlamlı bir teklifle gelse düşünürüm. Böyle bir gelire ihtiyacım olmadığı için kafam da rahat.
Ama sosyal medyada takipçilere faydalı olacağı düşüncesiyle paylaştıklarımın etkisini düşününce markaların neden sosyal medyaya her geçen gün biraz daha arttığını anlıyorum. Sosyal medya bir fikri, oluşumu, markayı, kampanyayı yaymak için en etkili ve ekonomik ortamlardan biri. Geleneksel reklamdan çok daha etkili ve hızlı.
Bir kadın kozmetik markasının sitelere banner reklam vererek ulaşabileceği kitle ve maliyetiyle, etkili bir kadın blogger / sosyal medya kullanıcısı kadın üstünden ulaşabileceğinin her anlamdaki farkı apaçık ortada.
Bunlar malumun ilamı biraz elbette. Tekrara düşmeyelim.
Sırf markaların bu sosyal medyada daha fazla takipçi kazanma şevki için hizmet veren şirketler var. Bir kısmını şahsen (arkadaşlarım olduğu için) tanıyorum. Azımsanmayacak bütçelerle markalara takipçi yönlendiriyorlar. Markalar bu ‘toplanan’ kullanıcıları ne yapıyor derseniz; gözlemlerime göre ‘heba ediyorlar’!
Yine de markaların (kimi zaman tamamen sidik yarışı zihniyetiyle) takipçi arttırmak için yaptıklarını görünce şaşırmadan edemiyorum. Vardır bir bildikleri diyelim.
Bu sabah bilgisayar başına oturduğumda bir arkadaşımın takibe aldığı Twitter hesabını fark ettim (şu meşhur ‘activity‘ meselesi). Kelimelerin kökenlerini işleyen bir hesap. Daha 4 tane mesaj yazmış toplamda (dört tane kesmiyor, açlıktan ölüyorsanız adresiniz belli aslında).
Ama Twitter’da umut veren şeyler az olduğundan heyecanlandırdı, paylaştım.
O ana kadar takip ettiği 256 kişi arasında ben yoktum (öyle manevi bir kıyak da yok yani :). Takipçi sayısı ise 19 kişiydi. Toplam 4 tane mesajı olunca bazıları yadırgadı elbet. Benimkisi geleceğe dair bir umuttu elbet.
Sonrasında ilginç bir ayrıntıyı fark ettim. 1 saatten az bir sürede bu hesabın takipçi sayısı (tam şu cümleyi yazarken) 393 kişi oldu.
Bu 1 saatte yüzde 2.000′den fazla takipçi artışı demekti. Bundan sonra eminim kartopu gibi büyüyerek binlerce kişiye ulaşacaktır. Etrafımda pek çok arkadaşımın aylarca, senelerce uğraşarak ulaşmaya çalıştığı bir nokta bu (bu takipçi yarışı kovanına çomağı ayrıca sokacağım ;)
Özetle: takipçi arttırmak o kadar zor değil. Asıl mesele arttıktan sonra ne yapılacağı. 20 kişinin beklentisiyle 20 bin kişininki bir olmuyor zira…
(Sosyal medyada yayılma eğrilerine yönelik bir örnek oluşturması açısından kayda geçirmek istedim. Umarım başka bir tarafından anlaşılmaz)
Posta gazetesinde çalıştığım doksanlı yılların hatırlayamadığım bir diliminde o dönem oturduğum Yeşilköy’den çıkıp Bağcılar’daki Doğan Medya Center’a doğru aracımı sürmeye başladım. Yağmur yağıyor ve giderek daha da kuvvetleniyordu. Havaalanı yolunu geçtikten sonra yolda su birikmeye başladığını gözledim.
Cağaloğlu’nu terk eden Hürriyet, Sabah, Milliyet ve Star gazetesinin etrafına konuşlanmasından dolayı ‘Basın Ekspres’ adını alan yola girdiğimdeyse ilerisinin daha da feci olduğunu gördüm. Polis bizi yan yola veriyordu. Yan yol dediğim de (bilenler için) Sabah gazetesinin o dönemki binasının önündeki yoldu.
Aracım (ve ben) daireyle çevirdiğim yerde battı(k). İş Bankası logolu bina da o dönem Sabah gazetesi ve atv'nin binasıydı. Link
Burada su birikmesi daha yüksek boyuttaydı. Araba buradan geçer mi, geçmez mi diye düşünürken farkında olmadan yükselen suyun etkisiyle motor stop etti! Su aracın içine dolmaya başlamıştı. Camdan dışarı çıktım. O an civardaki bütün fabrikaların işçilerinin çatıya çıktığını gördüm.
Sosyal ağları ne kadar tutkuyla kullandığım malum. Her yeni hizmet benim için yeni bir keşif. Bu blogu takip ediyorsanız hemen her yazımın içinde sosyal ağlardaki adımlarıma da bağlantılar verdiğimi görmüşsünüzdür.
Bu tip hizmetler benim için günlük gibi. Nereye gittim, ne yedim, ne gördüm, ne ilgimi çekti, hepsinin bir kenara not edilmiş halleri. İnternet dönemi öncesinde hemen hepsi için ayrı not defterlerim vardı. Şimdi cebimdeki telefonla her ilgi alanımı not defterlerinden çok daha işlevsel araçlara kaydedebiliyorum. Hatırlamak istediğimde dönüp bakıyorum.
(NOT: Bu yazı aslen 9 Haziran 2011 Perşembe günü Radikal gazetesindeki köşemde yayınlanmak üzere yazılmıştır)
Meraklısı olduğu Japon çizgi roman ve anime kültürüne kafa yoranlara yönelik bir site açmaya karar veren 15 yaşındaki bir Amerikalı, 4chan adını verdiği bir forumla 2003’te hayalini gerçekleştirir. 4chan kısa sürede çok daha geniş ilgi alanına sahip; kendine has dili, üslubu ve adabı olan benzersiz bir toplaşma noktasına dönüşür. Moot (muğt okunur) takma adını kullanan Chirstopher Poole’un gerçek kimliği 2008 yılında The Wall Street Journal’ın kendisiyle yaptığı röportajına dek ortaya çıkmaz (hatta halen çoğu kişi Christopher Poole’un bile ‘moot’un gerçek ismi olmadığı iddiasında). Popülaritesini her zaman koruyan 4chan, bir dönem en çok ziyaret edilen ilk 100 sitesinden biri olur.
İnternete en belirgin etkileriyse meme (miğm okunur) denen fotoğraf, video ya da işaretlerden oluşan alt kültür akımlarının yaratılıp yayılması ve /b/ başlıklı odasında palazlanan anarşik eylemlerdir.
Bu süreç doksanlı yıllarda popüler web sitelerinin ana sayfalarını değiştirmekle yetinen yarı-politik hacker ve dijital aktivizm kültürünü (hacktivism) internette organize olup fiziki ortamda uç veren hibrit bir yapıya dönüştürür.
Anarşik bir düzende, birbirinin gerçek kimliği hakkında en ufak bir fikre sahip olmayan kişilerin toplanmasıyla oluşan ve forumda anlık olalrak belirlenen hedefe yönelik harekete geçen binler, on binler, bazen yüz binlerce internet kullanıcısı…
Dünyada internet kısıtlamalarına karşı yürüyüş yapılmış bir ülke ben bilmiyorum. İki senedir bize nasip oluyor. Sevinilecek bir tarafı yok elbette ama birilerinin Pazar günü Mayıs sıcağının altında rahat koltuklarından kalkıp kendini sokaklara döküp haykırmasına yol açmasından dolayı manidar olduğu kesin.
Sansür konusundaki görüşlerim beni takip edenler için aşağı yukarı belli. Geçen sene Youtube sansürü vesilesiyle sokağa dökülenlerden biri de bendim. Bu içeriği açısından bir ilkti. İnternet gibi herkesin hayatında olan ama yokluğu olmadan ne kadar çok yer işgal ettiği bilinmeyen bir ‘nimetin’ adına yürüyecektik. İdeolojimiz yoktu, muhatabımızı bile tam bilmiyorduk ama bir şekilde sesimizi duyurmak istedik ve duyurduk.
Sansür hakkında çok yazdım (gazete / blog), çok konuştum, etkinliklere katıldım hatta sokaklara çıktım yürüdüm. Etrafımda pek çok insan da benim gibi elindeki imkanlar çerçevesinde bu ‘insanlık ayıbına’ karşı elindeki imkanlar çerçevesinde karşı çıktı. Fikirlerim aşağı yukarı belli. İsteyen yukardaki arşiv linkinden bakar okur. Yılgınlığım, yorgunluğumu da buradan fısıldamış olayım. Ama benim de meşrebimce ve gücümün yettiği kadar ucundan tuttuğum bu çabalar işe yaradı mı yaramadı mı gerçekten bilmiyorum. Çünkü milat noktasından bugüne bakınca sanki çok önceden konulmuş bir hedef karınca sabrıyla, yavaş yavaş, bütün mantıksızlığına ve karşı çıkışa rağmen hayata geçiyor gibi. Kaynayan kazan içindeki kurbağa gibi hissediyorum kendimi (umarım bunca umutsuz değildir durum yine de).
Pek çoklarının yaşadığımız dönemin öncekilere göre ne kadar farklı olduğunun farkında olduğunu sanmıyorum. Değişimin hızı, gündemin bolluğu, hayat telaşı derken çoğu zaman bizi anı gözlemleyemiyoruz bile.
Tarih, kayıtlara geçebilen şeylerden ibarettir
Tarih özünde yazıyla başlar. Yani bize ulaşabilen, kuşaktan kuşağa aktarılabilen haliyle vardır. Daha geride kalan kısmını da bilim bize gösterir. Üstüne not düşülmemiş olsa da bir kemiğin kaç bin yıllık olduğunu, bir kalıntının hangi dönemden geldiğini, neler görüp geçirdiğini böyle anlarız.
Doğamız gereği yakın tarihle daha ilgiliyiz. Bronz çağındaki gelişmelerden çok doksanlı yılların pop şarkılarından heyecan duymamız biraz da bu yüzden. Kendimizle özdeşleştirebileceğimiz, gözümüzde canlandırabildiğimiz, yaşadığımız ya da bir şekilde ‘görebildiğimiz’ şeylerle ilgiliyiz.
Muhtemelen açıldığı dönemden beri LinkedIN’e üyeyim. Sosyal medyanın patlamasından çok önce; 2003 yılında kurulmuş, iş dünyasının profesyonellerine yönelik bir ağ.
Çalışanlara yönelik olarak iş çevresini genişletmek için hizmet verirken iş arayanlar içinse kendini gösterme, ilanlara bakma; işverenler için personel avlama, iş ilanı verme gibi işlevler üstlenebiliyor. Firmalar kendi sayfalarını oluşturup tanıtımlarını yapabiliyor, isteyen herkes açtığı gruplarla belirli ilgi alanına sahip olanları toparlayabiliyor.
Liste böyle uzar gider.
Uzar gider diyorum ama şahsen çok zaman da ne işe yaradığını sorguladığım bir yapı. Üstelik yakın zamana kadar teknolojik olarak da bir kabustu. Hala çok iyi olduğunu söyleyemem.
Bu yazıyı yazarken baktım, 952 kişiyle bağlantım varmış. Bunların yüzde 99′u beni listesine ekleyenlerden oluşuyor. Bazen birilerini ekleyeyim diyorum ama görüyorum ki zaten ekleşmişiz ;) Şöyle de bir karnem var sitedeki ilgili sayfaya göre.
Ne işe yaradığını anlayamadım bu site çoğu zaman insanların gelip yaka kartlarını astığı bir portmantoya benziyor gözümde. Yani herkes orada, herkes birbirine bağlı ama o kadar. Bir etkileşim, fayda sağlama gibi konular hep ikinci planda, hep derinlerde, hep münferit…
Ama bir yandan da çevremde bu site üstünden iş bulan, müşteri ayarlayan insan sayısı artıyor. Demek ki bazı meslek gruplarına yönelik daha avantajlı bir yapıya sahip. Ve web sitesine kırk yılda bir girdiğim LinkedIN’in mobil uygulamasını kullandığım bütün telefonlara bir sebepten yükledim.