Every dog has his day.

Küçük adam olmak

Posted: May 14th, 2010 | Author: | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , , , , , , | 4 Comments »

İlkokul yıllarında yaz tatilimin bir bölümü dedemlerin şehrinde geçerdi. Onlarla olmak mı, evden uzak olmak mı yoksa farklı bir ortamda bulunmak mıydı orijinal olan bilmiyorum ama benim için çok keyifli günlerdi onlar.

Giderken bavuluma doldurduğum kitapları bir çırpıda bitirdiğimden dedemlerde ya da konuda komşuda ne bulduysam onlarla devam ederdim.

Küçük adam olmak

Yaz ayları bu çerezlerle geçti.

İşte o şekilde elime geçen kitaplardan biri şu an adını tam hatırlayamadığım (SAS ya da TAY serisi olabilir mi?) siyah kapaklı ‘pulp-fiction’lardan biriydi. Bir ajanın hikayesi.

Romanın bir bölümünde kahramanımız mafya liderlerinin toplantısına onlardan biriymiş gibi sızmayı başarıyordu. Romanda tasvir edilen her mafya üyesi çakı gibi vücuda sahip, bakımlı, pırıl pırıldı. Ama içlerinden bir tanesi iki günlük sakalı, paspal kıyafetleri ve dikkat çekmeyen tavra sahipti.

Esas adam da oydu.

Diğerleri saçına, başına, kılığına, kıyafetine özen göstermekten asıl işlerini ve odaklarını kaybetmişlerdi. Onlar önde olma, bizimkiyse kendini sıradanlaştırma ve işine odaklanma derdindeydi. Bu yüzden de esas yok edilmesi gereken oydu. (bu romanın ismini hatırlayabilen olursa minnetar olurum, senelerdir her fırsatta sahaflarda aranıyorum)

Şu yaşıma dek hatırladığım bu pasaj nedense beni çok etkiledi. O günden beri en çekindiğim şey o parlaklardan biri olmak. Gösterişli olmak, fit olmak, dikkat çekmek, kılık kıyafete, saça başa özen göstermek hep bir zayıflık gibi yer etti aklımda. Hep uzakta, dışarıda, usul, sessiz olmaya çalıştım. Başarılı olabildim mi peki? Bence hayır. Ama kendimi törpülemeye devam ediyorum. Yılmadan!

Küçük adam olmak

Yine beni en çok etkileyen şeylerden biri olan Devil’s Advocate (Şeytanın Avukatı) filminden bir pasaj da benzer kırıntılar serper kulağınıza (Al Pacino’nun en iyi rollerinden biridir bana göre):

There’s this beautiful girl just fucked me forty ways from Sunday… We’re done, she’s walking to the bathroom, she’s trying to walk, she turns… She looks… It’s me. Not the Trojan army just fucked her. Little ol’ me. She has this look on her face like: “How the hell did that happen?”

(Şu evire çevire, her pozisyonda sikiştiğim güzel kız… İşimiz biter, banyoya yürümeye çalışırken, döner… Bakar… Benim işte. Biraz önce onu Truva ordusu değil, ben sikiyordum. Küçük, zavallı ben. “Bu nasıl oldu be?” gibisinden bakar suratıma)

Devil’s Advocate, neredeyse bütün repliklerini ezbere bildiğim bir yapıt. Bu yüzden tek bir alıntıyla konuyu kapatamam.

Don’t get too cocky my boy. No matter how good you are don’t ever let them see you coming. That’s the gaffe my friend. You gotta keep yourself small. Innocuous. Be the little guy. You know, the nerd… the leper… shit-kickin’ surfer. Look at me.  Underestimated from day one. You’d never think I was a master of the universe, now would ya?

Çok kendini beğenmiş olma oğlum. Ne kadar iyi olursan ol, seni farketmesinler. Bu gaf olur dostum. Küçük kalmalısın. Zararsız. Küçük adam ol. Bilirsin işte, inek tipler, cüzzamlılar gibi. Bana bir bak. İlk günden küçümsenmişim. Dünyanın efendisi olduğumu asla düşünmezdin, değil mi?

ÇOK farklı bir açıdan yaklaşsa da, Edmond Rostand‘ın ‘İstemem Eksik Olsun‘ pasajı da benzer şekilde tınlamaz mı?

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

Yine Devil’s Advocate ile bitirelim:

Vanity, is definitely my favourite sin! (Kibir, kesinlikle en sevdiğim günahtır!)

Aynı filmden şu pasajı da koymazsak kurgu eksik kalabilir:

Let me give you a little inside information about God. God likes to watch. He’s a prankster. Think about it. He gives man instincts. He gives you this extraordinary gift, and then what does He do, I swear for His own amusement, His own private, cosmic gag reel, He sets the rules in opposition. It’s the goof of all time. Look but don’t touch. Touch, but don’t taste. Taste, don’t swallow. Ahaha. And while you’re jumpin’ from one foot to the next, what is He doing? He’s laughin’ His sick, fuckin’ ass off. He’s a tight-ass. He’s a sadist. He’s an absentee landlord. Worship that? NEVER!

(Sana Tanrı hakkında biraz bilgi vereyim. O seyretmeyi sever. Muziptir. Düşün bakalım. İnsana içgüdüler verir. Bu sıradışı hediyeyi verdikten sonra ne yapar? Yemin ederim; sırf bu kozmik eğlencesinde kendi zevkini tatmin etmek için tam tersine kurallar koyar. Tüm zamanların en büyük enayiliği. Bak ama dokunma. Dokun, ama tatma. Tat, ama yutma. Hahahaa! Ve sen bir adımdan diğerine koşturup dururken o ne yapar? Götüyle güler. O bir sadisttir. Yerinde olmayan bir evsahibidir. Ona mı tapacağım? ASLA!)

‘Aylak eller şeytanın maşasıdır’ derler ya hani; belki de Orhan Veli’nin kafasında kalmalıyız bütün kinaye ve ironisiyle.

Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi katip olmuş yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.

Karışık bir iş vesselam.
Deli dolu yazar kalem.
Yazdığı da ne? Bir sürü
İpe sapa gelmez kelam.

Bu konulara bir ara tekrar döneceğiz.


Çocuk dünyasına dair

Posted: January 29th, 2010 | Author: | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , | 4 Comments »

Popüler konuları çok tazeyken yazmayı çok tercih etmiyorum ama son günlerde hakkında epey konuşulan şu video bana Rıfat Ilgaz’ın bir şiirini hatırlattı.

Önce videoyu izleyelim:

Ve bana hatırlattığı şiir:

ÇOCUKLARIM

Sizi yoklama defterinden öğrenmedim
Haylaz çocuklarım
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım
Koltuğunda satılmamış gazeteler
Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın
Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
Palto ayakkabı yüzünden
Kiminiz limon satar Balıkpazarı’nda
Kiminiz Tahtakale’de çaycılık eder
Biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı
Tereyağındaki vitamini
Kalorisini taze yumurtanın
Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta
Çevresini ölçtük dünyanın
Hesapladık yıldızların uzaklığını
Orta Asya’dan konuştuk
Laf kıtlığında
Birlikte neler düşünmedik
Burnumuzun dibindekini görmeden
Bulutlara mı karışmadık
Güz rüzgarlarında dokulmuş
Hasta yapraklara mı üzülmedik
Serçelere mi acımadık kış günlerinde
Kendimizi unutarak

Kendi sesinden de dinleyelim mi?

Tertemiz çocukların pırıl pırıl yaşamları. Çok karmaşık, iç burkan konular. Çocuk dünyasını büyük kafasıyla yorumlamak da ayrıca tehlikeli.


Eski dertler, yeni yöntemler

Posted: February 28th, 2009 | Author: | Filed under: Genel | Tags: , | 23 Comments »

Çocukluk ve gençlik dönemim çok maceralı geçti. Burada anlatsam birçok kişinin inanmayacağı şeyler yaşadım. Çok badireler atlattım. Çocukluk arkadaşlarımın pek çoğu kavgalarda öldürüldü. Bir kısmı aşırı doz uyuşturucudan veda etti. Hatta bir tanesi transeksüel olup kendini satmaya başladı. Çok garip şeyler gördüm, iç kıyan şeylere şahit oldum. Şu anki konumumla asla özdeşleşmeyecek işler yaptım.

Hiçbirinden de pişman değilim. Hepsi bana çok şey kattı. Kimilerinin ömrü boyunca yaşamadığı şeyleri ben gencecik yaşımda yaşayıp sindirmiştim. Hayattaki esas konulara herkesten daha erken başlamayı sağladı. Hepsini hazmettim, hepsiyle barışığım.

Bir tanesi hariç…

Read the rest of this entry »


Bilgi çağında unutulan bilgi

Posted: January 8th, 2007 | Author: | Filed under: Kişisel | Tags: , , , , , , | No Comments »

(Aşağıdaki yazı Radikal gazetesinde 8 Ocak 2007 tarihinde yer alan köşe yazımın kopyasıdır. Burada da bulunmasını istedim)

Bilgi çağında unutulan bilgi

Teknolojide ulaşılan noktanın uzayda kat edilen mesafelere endeksli olduğu yıllarda Bütün Dünya dergisinde ‘Fezadan önce aklımızı keşfedelim’ başlıklı bir yazı okumuştum. İnsanlığı aradığı şeye ulaştıracak sırrın uzayda değil zihinde olduğunu anlatıyordu. Son yıllarda sıkça kulağımıza çalınan kuantum fiziği ve çevremizi algılamamıza yönelik teorilerin ipuçlarını taşıyordu.

Her geçen gün sınırları ve kalıpları zorlayan belgeselleri seyrettikçe de insanın varlığının mucizenin ta kendisi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Ve nedense bu denklemde kadınlara ‘doğurganlık’ denilen bir üstünlük de sunulmuş.

Bir insanın içinde yeni bir insanın oluşup şekillenmesi, kanından, canından, aşından, hormonlarından beslenmesi, dünyaya geldikten sonra hiçbir memeli canlının muhtaç olmadığı kadar uzunca bir süre ona muhtaç kalması her zaman ilgimi çekmiştir.

Read the rest of this entry »