Bir ayını dolduran motor kazamın ardından girdiğim ev hapsindeki kısıtlı hayatta okumaya, izlemeye, dinlemeye ve öğrenmeye fırsat bulduğum şeyleri paylaşmaya devam ediyorum.
2007 yılında hayatımıza giren Zeitgeist belgeselleri kulağınıza çalınmış olmalı. ABD’li yönetmen Peter Joseph imzalı dizi İsa peygamber ve hristiyanlığa alternatif bakış açısıyla başlayan ‘The Greatest Story Ever Told’, 11 Eylül saldırılarına benzer açıyla bakan ‘All the World’s a Stage’ ve dünyayı her hareketiyle etkileyen ABD ekonomisinin yanlış temeller ve inançlar üstüne kurulu olduğunu savunan ‘Don’t Mind the Men Behind the Curtain’ ile alışılmadık bir yaklaşım ortaya koymuştu.
Ardından Addendum geldi. Mevcut anlamda paraya dayalı sistemin çökmeye mahkum olduğunu savunurken direnişte yapılabilecekleri ve alternatif yaşam teorilerini paylaşıyordu.
Serinin son bölümü uzun zaman önce çektiğim, ancak izleyebildiğim ‘Moving Forward’.
Yeri gelmişken; Zeitgeist belgeselleri kar amacı gütmeyen belgeseller. Aslında Moving Forward’ın başlarında da bahsi geçen ABD’li Fütürist Jaque Fresco‘nun sürdürülebilir, çevreci, kaynak tabanlı ekonomik sistemini temsil eden Venüs Projesi‘ni kitlelere tanıtma amacı taşıyor (Fresco her ne kadar aksini iddia etse de ben Venüs Projesi’nin Marksist sosyalizmden hayli beslendiğini düşünüyorum). Dolayısıyla bu serileri internetteki sitesinden sipariş edebileceğiniz gibi (Türkçe altyazı da var), internette birçok kaynaktan yasal ve ücretsiz olarak indirip izleyebilirsiniz de.
60 ülkede, 30 dilde gösterime giren 161 dakikalık Zeitgeist: Moving Forward, şimdiye kadarki iki bölümde etrafında dolanılan Venüs Projesi’ne detaylı bir giriş yapıyor. İnsan doğasının temellerinden başlayıp neden bugünkü açmaza geldiğimize ve Venüs Projesiyle nasıl kurtulacağımıza bakıyor.
Paylaşım tabanlı ekonomi ve sürdürülebilir şehirler fikri kulağa gerçekten hoş geliyor ama küresel bir erkin kaynakları ihtiyaç doğrultusunda coğrafyalar arası dağıtımı ve yeni mimari yaklaşımlar fikri (kusura bakmayın ama) benim için fazlasıyla ütopik. Küçük ölçeklerde belki denenebilir ama küresel tabana oturmadan başarma şansı yok. Küresel kabul ise imkansız.
Bence Zeitgeist serisi Venüs Projesi dışında içerdiği somut bilgilerle bile yeterince kıymetli. Onlar için bile izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Hatta buyrun Youtube’daki resmi kanalından online olarak izleyin merak ettiyseniz:
SZABO: Peki bu gece burada kocanızla mısınız? ALICE: Evet, aynen. SZABO: Ne üzücü.
(Alice ‘hayat bu’ bakışını atar)
SZABO: Ama elbette tahmin etmeliydim. Eğer bu gece kocanızla burada olmasaydınız bu kadar temkinli olmazdınız.
(Alice güler)
SZABO: Sizin kadar güzel bir kadının neden evlenmek istediğini sorabilir miyim? ALICE: Sorabilirsiniz. SZABO: Eskiden kadınlar neden evlenirdi biliyorsunuz, değil mi? ALICE: Neden söylemiyorsunuz? SZABO: Başka erkeklerle istediklerini yapabilmeleri için tek yol bekaretlerini kaybetmekti. Gerçekten istedikleri erkeklerle… ALICE: Büyüleyici…
Notlar aldığım ender filmlerden biri, 2003 yapımı Anger Management. İçinden bir pasajı tekrar hatırlatmak istedim.
Filmdeki öfke yönetimi uzmanı Dr. Buddy Rydell (Jack Nicholson) tesadüfen hastası olan ve hiç de öfkeli biri gibi görünmeyen Dave Buznik’e (Adam Sandler) şöyle der:
Dave, dünyada iki tip öfkeli insan vardır; dışa vuran ve içine atan. Dışa vuran en sık karşılaşılan tiptir. İndirim kuponunu kabul etmediği için marketteki kasiyere bağırıp çağırır. İçine atana çok az rastlanır. O bütün gün boyunca sessizce oturan kasiyerdir. Bir gün dayanamaz ve silahı alıp marketteki herkesi vurur. İşte sen o kasiyersin!
(Dave, there are two kinds of angry people in this world: explosive and implosive. Explosive, which is the most common, is the type of individual you see screaming at a grocery store cashier for not taking his coupon. Implosive, the least common, is the cashier at the store who remains quiet at his job day after day until he then finally loses it and just shoots everyone in the store. You’re the cashier. / Türkçesini anlamlı hale getirmek için biraz değiştirdim)
Bugünkü halime bakınca inanması zor gelebililr ama çocukluğumun bir bölümü zayıflığın en ileri sınırında geçti. O kadar zayıftım ki kemiklerim kırılıyor ve aylarca iyileşmiyordu. Onu düzeltelim derken beni hayatımın kalan kısmında hep boynu bükük bırakacak bir hale getirenlere hakkımı çoktan helal ettim.
O yıllara dair aklımda esas kalan şey hastalıklardı. Dirençsiz vücudum sürekli hasta olurdu. Aklınıza gelen bütün hastalıkları geçirdim. Bütün aşıları oldum, ilaçları yuttum, iğneleri tattım. Kulak iltihabı nedeniyle uygulanan bir tedavi sırasında rahmetli anneannemin dehşetten bayılmanın eşiğine geldiğini hatırlıyorum (kulağımdan kanlar fışkırmaya başlamıştı).
Bu nedenle hastaneleri, doktorları sevmem. İlaç kullanmam (oysa iki kronik hastalığım var ve ilaç dışında hiçbir çözümü yok). Bir ton para verdiğim sağlık sigortam çoğu sene sıfır harcamayla yenilenir.
Geçen hafta Pazartesi günü Sosyal Medya‘nın 17. bölümünün çekiminden sonra yaklaşan gribin geleneksel sinyalleri peşpeşe geldi. Randevularımı iptal edip evde dinlenmeye çekildim. Hiçbir işe yaramadı. Ciddi bir sinüzit ve tansiyon atağıyla öyle bir hale geldim ki gözümü acil serviste açtım.
Bunlardan biri de Jason Reitman’in Up in the Air‘di.
Filmde bir dönemki yaşamıma dair çok ayrıntı buldum. Ama bir sekans ayrıca dikkatimi çekti. Paylaşmak istedim (yani şu ana kadar okuduğunuz her şey bu kısacak alıntı içindi. Pişman değilsiniz umarım?).
Hayatı uçaklarda ve otellerde geçen (ve bundan fazlasıyla memnun olan) Ryan Bingham, bir otel barında kendisi gibi sürekli iş seyahatleri yapan Alex Goran ile tanışır. Tek gecelik niyetiyle başlayan ilişkileri zamanla kesiştikleri her şehirde buluştukları bir hal alır.
Ryan Bingham ve Alex Goran (George Clooney ve Vera Farmiga)
Bingham evliliğe, uzun süreli ilişkilere ve ev yaşamına inanmamaktadır. Goran’ın durumu net olmamakla birlikte kafasında bazı hayalleri vardır.
Bingham’ın yanına işi öğrenmesi için verilen genç Natalie Keener (Anna Kendrick) ise uğruna birçok fedakarlıkta bulunduğu erkek arkadaşının kendisini bir SMS ile terketmesiyle bunalıma girmiştir. Bu olayın bunalımında Keener, Bingham ve Goran’a nasıl bir eş hayal ettiklerini sorar.
Ryan geçiştirir. 34 yaşındaki Alex’in genç Natalie’ye cevabı ise kendine has detaylar içerir (*).
Dürüst olmak gerekirse 34 yaşına geldiğinde fiziksel beklentiler uçup gider. Gizlice senden daha uzun olması için dua edersin. Götün teki olmazsa iyi olur. Arkadaşlığından keyif alacak biri olsun, iyi bir aileden gelsin istersin. Oysa gençken bunları düşünmezsin bile.
Çocuk isteyen biri. Çocukları seven biri, isteyen biri. Çocuklarıyla oynayacak kadar sağlıklı biri olsa…
Lütfen benden daha çok para kazansın! Şimdi değilse bile ama inan bana bir gün bunu sen de anlayacaksın. Aksi felaketin davetçisidir.
Kafasında biraz saçı olsun diye umarsın. Ama bugünlerde olmazsa olmaz bir şey de değil.
Güzel bir gülüş… Evet; güzel bir gülüş. Güzel bir gülüş her şeyi çözebilir…
Benzer şeyleri sohbet ettiğim birçok kişiden dinlediğim için ilginç geldi. Orta yaş yeni hayatın keşfedildiği ve ne kadar az zaman kaldığının farkedildiği tamahkar ve kesinlikle ilginç bir dönem.
(*) Bu bölümü kendim çevirdim. Tam karşılığı olmayabilir ama derdini anlatıyor.
‘Romantik’ sıfatı kendimi tanımlarken aklıma gelen listede asla yer almıyor. Tamamen mantık üstüne kurulu olmasam bile öyle her daim yerden iki parmak havada gezen; her yağmuru, her güneşi yeni bir şiirle, aşkla taçlandıranlardan da olmadım hiçbir zaman.
Bir de kötü huyum var, dişçi koltuğunda kanal tedavisi yaptırmayı romantik film seyretmeye yeğlerim (beter bir profil çizdiğimin farkındayım ama öyle).
Özpetek ailesini bir vesileyle tanıyoruz. Siz daha çok Ferzan isimli üyesinden biliyor olmalısınız. Aynı zamanda bir yapım şirketleri de var. Sağolsunlar her getirdikleri filmin galasına da davet ediyorlar.
2001 yılında yine bu şekilde L’Ultimo Bacio (Son Öpücük) filminin galasındaydım. (Türünden dolayı) arkadaş hatırı olmasa asla görmeyeceğim filmlerden biri anlayacağınız. Oysa meğer arkadaşlar insanların önyargılarını, tabularını kırmak, onları sıradan çizgilerinden çıkarmak içinmiş.
Çok uzun anlatabileceğim ruh halini çok kısa bir şekilde özetlemeye çalışayım: Hayatımda beni bu kadar etkilemiş en fazla 3-4 film sayabilirim (bir tanesini bu blogun sağına soluna bakanlar kolayca farkeder sanırım).
Gabriele Muccino’nun hem yazıp hem yönettiği bu filmin internette ne yazık ki kötü kaliteli bir fragmanından ötesini bulamadım. Ama filmden kesitler içeren şarkısının klibi güzel:
Senaryoyu özetlemeyi hiç istemesem de bu kadar övdüğüm bir şeyin en azından temel yapısını paylaşmak isterim.
Carlo, Paolo, Adriano ve Alberto İtalya’da yaşayan çok yakın 4 arkadaştır. Bir reklam ajansında çalışan Carlo’nun birlikte yaşadığı Giulia hamile kalmıştır. Giulia güzelliğinin yanısıra güçlü bir karakterdir. Bundan mıdır tam açığa çıkmaz ama Carlo, doğacak çocuktan dolayı evlenme ısrarındaki Giulia yüzünden tedirgindir. Hem evlenmek için çok genç olduğunu düşünmekte hem de evli ve çocuklu arkadaşı Adriano’nunki gibi yarı kabus bir hayata sahip olmaktan korkmaktadır.
Evlilik ve babalık kavramını ürkütücü bir örneğe çeviren Adriano aslında sıradan, mazbut bir adamdır. Doğumdan sonra karısı Livia kendini tamamen çocuklara adamıştır. Bunun doğal sonucu olarak kocasını tamamen unutmuş; hatta onu sürekli evini ve çocuklarını boşladığı için suçlamaya, üstünde baskı kurmaya, bunaltmaya başlamıştır.
Filmin en ‘sıradan’ adamı Paolo ise kendini sürekli hor gören ölüm eşiğindeki babası ve umutsuz, karşılıksız çocukluk aşkına duyduğu sevgiden mustarip bir bekardır.
Muhteşem dörtlünün son üyesi Alberto ise hayatını ot içmeye ve kadın teni tatmaya adamıştır. Evi tam bir hedonist tekkesidir. Bu haliyle hem diğer üçlünün imrendiği, hem de hayata dair umutlarını diri tutan bireydir.
Francesca rolünü filmde Martina Stella oynuyor.
Filmin merkezi baba ve koca olmaya şaşkın ve çaresiz bir ruh haliyle ilerleyen reklamcı Carlo’nun karşısına tesadüfen çıkan Francesca olur.
Genç, güzel, hayat ve aşk dolu Francesca, Carlo’ya delicesine aşık olur. Carlo da kalben aynı ama konum olarak apayrı bir durumda olduğundan çocuğunu doğuracak Giulia ve kalbini yerinden hoplatan Francesca arasında bocalamaya başlar. Yine de kendini Francesca ile görüşmekten alıkoyamaz (aksini düşünen var mıydı?).
Fakat içinde bulundukları şartlar yüzünden bırakın aşk yaşamayı, görüşecek yer bulmaları bile dert haline gelir.
Daha da beteri Giulia olayların farkına varır…
Bu karışık durumun üstüne kurulu filmde bir diğer bir meseleyse bu dört arkadaşın hayalidir.
Senelerdir aralarında Paolo’nun (yanlış hatırlamıyorsam) dayısının karavanıyla İtalya’dan yola çıkıp Türkiye’ye gelmek, sahilde gezip eğlenmek, maceralara dalmak gibi bir plan vardır. Her fırsatta bunun üstüne konuşup dururlar. Bu sembolik hedef aslında hepsi için mevcut dertlerinden kopup gitmeyi, yeni bir başlangıç yapmayı temsil eder.
Filmin devamını anlatıp berbat etmek istemem ama başta da dediğim gibi beni bu kadar etkileyen çok az film vardır. Her şeyi birkaç dakikada bağlayan, en taş kalpliyi bile ağlatan, aynı zamanda güldüren efsane finali de en az filmin genel örgüsü kadar iyidir.
L’Ultimo Bacio…
Eğer seyretmediyseniz alın ya da çekin izleyin derim. Ben DVD’sini kaç kişiye hediye ettiğimi unuttum. (Eğer bulabiliyorsanız film müzikleri de sizi bambaşka diyarlara götürecek kadar iyidir)