Beni dışardan takip edenler, uzaktan tanıyanların en çok sorduğu soru: ‘bu kadar şeye nasıl yetişiyorsun?’.
İşin özünde hiçbir şeye yetişmek istemiyorum. Hayatımda görmek istediğim manzara şu fotoğraftaki kadar basit ve net:
Kaynak: Flickr
Gel gelelim hayatın bana sunduğu pek böyle bir şey değil…
Çok şey mi yapıyorum emin değilim ama çok iyi bildiğim bir şey var. Ben bebekken de, çocukken de, şimdi de hep ‘meşgul’ bir insandım. Hep uğraşacak, merak edecek, öğrenecek, karıştıracak, bozacak, yapacak bir şeylerim vardı. Büyüdükçe; aklım, fikrim, algılama, sahip olma ve yorumlama gücüm arttıkça bunların sayısı da arttı.
Bu yazının amacı hem kendime ait bir çetele tutmak, hem de sorana ‘al işte’ demek. Siz de okuyorsanız o gözle okuyun.
Eating, drinking, fucking, sucking, snorting? Then what? Tell me, then what?
You’re fifty. You got a bag for a belly. You got tits, you need a bra; they got hair on ‘em. You got a liver, it’s got spots on it, and you’re eatin’ this fucking shit; and looking like these rich fucking mummies in here.
Is this what it’s all about? Is this what I work for?
Uzun yıllar bir kesimin ‘plaza hayatı’ dediği ortamda dirsek çürüttüm. Hayatımın en verimli ve güzel yılları o binalarda geçti. Şimdiki kendi gemimi yürütme maceramda yaşadığım en büyük sıkıntı ‘her işi kendim yapmak’ meselesi.
Öğlen pişecek yemekten, ağ kablosunun yenilenmesine, dosya sunucusunun samba ayarlarından web sunucusunun bilmemne güncellemesine kadar (hatta tuvaletteki kağıt havlu stoklarının takibi de dahil olmak üzere) HER ŞEYLE kendim ilgilenmek zorundayım.
Oysa plaza hayatında bina hizmetleri diye bir güzellik vardı. Dahili telefondan birini arardınız ve gelir her türlü işinizi çözerdi. Meğer ne büyük nimetmiş; işi sallıyorlar diye hayıflanırdık bir de.