South by Southwest ya da daha tercih edilen yazım şekliyle SXSW her yıl ABD’de düzenlenen dünyanın en büyük etkinliklerinden biri. 1987 yılında bir müzik festivali olarak başlamasına rağmen zaman içinde film ve dijital sektörü de kapsayarak dev bir yapıya dönüştü.
Bu festivalin dünyaya en popüler hediyelerinden biri de Twitter. Bu hizmetin tanınması ve kitlelere yayılması 2007 yılındaki SXSW etkinliğinde olmuştu.
Texas eyaletinin başkenti Austin‘de gerçekleştirilen ve 9 gün süren etkinliğe dair bilgi vermesi için geçen seneden arta kalan birkaç resmi veri paylaşayım (2012 özeti etkinlik henüz bitmediği için yayınlanmadı):
92 sahnede 2 bin 98 müzik gösterisi.
Yer almak için başvuran müzik grubu sayısı: 10 bin 915.
Müzik etkinliklerini izleyen sayısı: 45 bin.
Dijital konulu sunum ve panellere katılım: 63 ülkeden toplam 19 bin 364 kişi.
Dijital konulu sunum sayısı: 935.
Film konulu 105 oturumda izlenen 140 uzun metrajlı ve 153 kısa metrajlı film.
Film festivaline katılan kişi sayısı: 66 bin 842.
Etkinliğin fuar alanına katılım: 65 bin 200 kişi.
SXSW’in Austin ekonomisine katkısı: 168 milyon dolar (bu yıl da -ABD’nin içinde bulunduğu ekonomik krize rağmen- yaklaşık bu miktarda bir katkı sağlandığı söyleniyor).
TV programım yüzünden bu sene çok istememe rağmen SXSW’e katılamadım. Bir grup arkadaşım gitti, gidenlerin bir kısmı gözlemlerini paylaştı (biraz tembel çıktılar gerçi).
Binlerce oturum / etkinlik arasında titiz bir program yapmanız gereken bir festival olduğundan ben de öncesinde epey zaman ayırıp kendimce bir seçki yapmıştım. (Festivalin planlama için harika bir sitesi var)
Hayatımın hatırı sayılır bir bölümü konferanslarda geçiyor. Kimini düzenliyorum, kimini izliyorum, kiminde konuşmacı olarak yer alıyorum.
Gözlemlerime dayalı kişisel fikrim, şirketlerin kendi ihtiyaçları için düzenlediği özel (dışarı kapalı) örnekler dışında herkese açık, ücretli / ücretsiz etkinliklerin sıradanlaşması. Aynı kişiler, aynı kitleye, aynı cümlelerle, aynı konuşmaları yapıyor ve (üzgünüm) Türkiye’de çok az kişi sahnede konuşma yeteneğine sahip. Ve bu özellik bir konferansın ‘iyi’ olarak değerlendirilmesinin olmazsa olmaz, ilk, temel şartı. (Bu konudaki bazı mütevazı tecrübelerimi paylaşmıştım. Blogun en çok okunan ikinci yazısı olduğuna göre ilgilisi de varmış)
Katılımcılar konusunda da konuşulacak çok şey var elbet. Zira yine azımsanmayacak bir katılımcı grubu için konferanslar işten kaytarma, aralarda bir iki kişiyle tanışıp kendine bir iş / fırsat çıkartma bahanesi. Hazır yazılmışı olduğu için ben detaylarına girmeyeceğim.
Yeni bir şeylerin arayışındayken ortaya güzel bir fırsat çıktı: GDOL Digital Talkfest (GDOL-DT diyelim).
10 Şubat 2011′de Boğaziçi Üniversitesi’nin Robert Long Hall adlı o muhteşem mabedinde, hayatımda gördüğüm en ilgili, beğeni eşiği yüksek kitlesinin karşısında yaptığım konuşmamı paylaşıyorum. Umarım sosyal ağlardan, epostalardan soran herkese ulaşır. Bilen bilir ama yine de bir hatırlatma yapayım; TED konuşmaları en fazla 18 dakika olmak zorunda. Bu kısıtlama beni çok zorladı. Seyredeceğiniz sunumun hakkı normalde 30-35 dakika. Bu yüzden normal tempomdan daha hızlı konuşmak ve konuları kabaca geçmek zorunda kaldım. (Ayrıca hayatımın EN şiddetli baş ağrısı konuşmadan birkaç saat önce beynime saplandı. Sahneye çıkarken kusmamak için kendimi zor tutuyordum.)
Başka bir yazımda da yazdığım gibi, ne kadar hazırlanırsanız hazırlanın, beklenmeyen bir şeyler her zaman olur.
Bilen bilir, TED konferansları ve içindeki sunumlar en büyük keyif ve bilgilenme kaynaklarımdan. Elimden geldiği kadar da hoşuma gidenleri paylaşmaya çalışıyorum.
Technology, Entertainment ve Design kelimelerinin baş harflerinden oluşan bu özel konferans ilk olarak 1984 yılında düzenlenmiş. 1990 yılından itibarense yıllık düzenli olarak gerçekleştirilmeye başlanmış. 2006 yılından bu yana da web sitesinden tamamı ücretsiz olarak herkesin kullanımına açılmış durumda. Türkiye’den benim de arasında bulunduğum binlerce kayıtlı takipçisi var.
Dünyanın önde gelen fikir insanları, öncüleri, hikaye sahipleri binlerce katılımcı önünde 18 dakikayı geçmeyen sunumlar yapıyor. Kendine has, sıkı kuralları var ve herkesin buna uyması gerekiyor. Canlı olarak izleyecek kısıtlı kitle arasına girebilmek için erken davranmak ve kişi başı 7 bin 500 dolar ödemeniz gerekiyor. İnternetten bedava yayınlanan ve paylaşılan bir şeye neden bu kadar para veriliyor derseniz 3 sebebi var:
Hayır demeyi tam beceremeyenlerdenim. Bu konuda epey ilerleme kaydettim ama yine de bazı konularda kafadan ‘hayır’ diyemiyorum.
Örneğin birkaç hafta önce Burak Büyükdemir “Ankara’da bir eTohum toplantısı yapacağız Ersan Özer ile senin konuşmacı olmanı istiyorum” dediğinde İstanbul’dan kalkıp Ankara’ya hepi topu 2 saatlik konuşma için gitmeyi, bunun için bütün bir iş gününü heba etmeyi gözümün önüne getirip ‘hayır’ demeleliydim.
Ama ben o yolun keyifli geçebileceğini, orada yeni insanlarla tanışacabileceğimi ve hatta nicedir internetten tanışıp gerçek anlamda tanışamadığım insanları görebileceğimi; hepsi bir yana konuşmam sayesinde belki birkaç insana bir faydamın dokunabileceğini düşünerek ‘evet’ dedim… Üstelik yabancı bir şehri keşfetmek de zevkli çoğu zaman.
Ne şans ki aynen de hayal ettiğim gibi güzel geçti Ankara ziyaretim; iyi ki de gitmişim.