Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta, sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişemeyecekti. Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık kısacıktılar ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak, toprak, ve topraktı. Gece aydınlık ve sıcak ve kağnılarda tahta yataklarında oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. Ve kadınlar birbirlerinden gizleyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. Ve kadınlar bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve kara sabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı, aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
Bu başlığı mümkün olulrsa aklıma gelen şeylerle güncellemeye çalışacağım.
Ama ilk satırı yazdığım bugün o kadar şiire boğuldum ki önce şiirden başlayayım dedim.
Nazım Hikmet ile ben ilkokulda tanıştım. Nedense beni en çok etkileyen şiirlerinden biri ‘Dünyanın en tuhaf mahluku’ olmuştu. Belki çocuk aklımla gözümde canlandırıp, somutlaştırabildiğim içindi; bilemiyorum. Elimde sözlükle, her gördüğüme sora sora bellemiştim bu şiiri o küçük aklımla.
Aklıma her geldiğinde bu şiiri okudum. Bugünkü hayatımda etkisi olmadığını söylemem imkansız. Sizinle de paylaşmak istedim:
Aslı ‘mahpus’tur ya bırakalım bir yol; mapusun gerçekten mapus olduğu yıllarda, türlü çeşit sebepten ama bir o kadar da hiç yoktan dama girmişsin. Ailenden, şehrinden; hepsi bir yana hayattan koparılmışsın. Üstelik ölçüsüz ve amansızca.
Sonra böylesine travmatik, öfkelendirici bir olayı şiir yapmışsın. Buna rağmen böylesine ölçülü ama iç burkan, kısa ama hançer gibi her dizesi içine saplanan bir şiire dönüşmüş yaşananlar.
Bir an için kim yazmış, niye yazmış, neden olmuş bu yazılanlar unutun da şu dizeleri mapus damına düşmüş birinin ağzından ve zihninden dinleyin. Her türlü önyargıdan, siyasi görüşten ve tarihten serbest bırakarak aklınızı ve vicdanınızı.
(NOT: Youtube’dan bir videodur. Eğer aşağıda bir video görmüyorsanız / ulaşamıyorsanız tıklayın)
Her dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor.
Nazım Hikmet…
Ben içeri düştüğümden beri
Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine ‘Onlar ki; toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar. Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar, Ve kahreden yaratan ki onlardır, Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’
Ve gayrısı Mesela, benim on sene yatmam Laf’ı güzaf…
Bu nasıl bitmez bir umut ve vatan sevgisidir?
Ve tabii ki yaşama kaygısı, hevesi, hırsı… Onu da dinleyelim (Yaşamaya Dair):
Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.