Vay Kurban
Posted: April 20th, 2012 | Author: MserdarK | Filed under: Video / Ses | Tags: ahmed arif, şiir | 1 Comment »Vay Kurban
Vay Kurban

Erkin Koray – Öyle Bir Geçer Zaman Ki by MserdarK
Öyle bir geçer zaman ki dediğim aynıyla vaki.
Birden dursun istersin seneler olunca mazi
Günlere bakarsın katı katı, üzerine çekersin perde.
Yoldan geçenler var da her akşam gelenler nerde?
Kara yazı yazıldı sanma insanın da kaderi böyle
Öyle bir geçer zaman ki dediğim aynıyla vaki
Bir cevap buldun mu sorulara? Yiğitlik de var yine serde.
Nasıl gaddar seneler geçiyor durduğu yerde.
Sana kara yazıldı sanma insanın da kaderi böyle
Öyle bir geçer zaman ki dediğim aynıyla vaki
O nedir seni kızdıran memnun edeceği yerde
Bak bir garip diyor ki ”nerede o yarim nerde?”
Anılara kapılıp kanma dünyanın da düzeni böyle
Öyle bir geçer zaman ki dediğim aynıyla vaki
Birden dursun istersin seneler olunca mazi
Öyle bir geçer zaman ki dediğim aynıyla vaki
Ben her zaman baba olmayı istedim. Çok istedim. Eğer eşime saygımın bir ispatı gerekiyorsa bu arzumu 9 sene bastırmış olmam yeterlidir sanıyorum.
Önümüzdeki ay 2 yaşına girecekler.
Babalığa dair 2 yıllık süreçte anlatacak çok şey birikti. Fakat aynı sürede anneliğin nasıl bir şey olduğunu dair biriktirdiğim gözlemleri hatırlayınca susmayı tercih ediyorum.
Babalık dünyanın en yalandan unvanı. Erkeklerin kendi kendine biçtiği içi boş bir kaftan.
Tamam; mamalarını da yaptım, sütlerini de verdim, yemeklerini de yedirdim, altlarını da değiştirdim, kakalı kıçlarını da yıkadım, onu da, bunu da yaptım ama bunların hiçbiri bir beni anne yarısı bile yapmıyor.
Bunun tam tersinin yaşandığı istisnalar da vardır elbet.
Fakat benim baba olan arkadaşlarım çoğu yukarda saydıklarımın üçte birini bile yapmış değiller daha.
Çocuklarım henüz konuşamıyor. Küçücük dünyalarının toplam 20 kelimeyi geçmeyen küçük kelime haznesi içinde bazı kelimeleri bir araya getirebiliyorlar ancak. Yani iletişimimiz henüz temel ve anlık ihtiyaçlar ekseninde.
Ama ne yalan söyleyeyim; çok güzel ‘baba’ diyorlar. Sabah yatağıma girip uykumun en güzel yerinde beni uyandırıyorlar. Aslan belgesellerinde babanın tepesinde yuvarlanan yaramaz bebekler gibiler aynı. Çok güzel kokuyorlar. İnsana her şeyi unutturuyorlar. Daha doğrusu onlara bakınca başka her şeyi unutmak istiyorsunuz.
İşin garibi, başarıyorsunuz da…
Şimdilerde kafamı başka şeyler kurcalamaya başladı. Daha çok onları eğitme, yetiştirme, şekillendirmeyle ilgili. Bu kurcalama kimi zaman endişeye, buhrana doğru gidebiliyor. Onların etraflarındaki her şeyi ne kadar kolay kaptığını ve hayatına soktuğunu görünce her şeye daha fazla dikkat eder hale geliyorsunuz.
Size benzemek, sizin gibi hareket etmek, sizin gibi tepkiler vermek istiyorlar. İnsan beyninin taklite ne kadar yatkın olduğunun iki canlı belgesi…
Bir yandan da asileşiyorlar.
Kendi karakterleri oluşuyor ve itiraz ediyorlar. Aynen bizim gibi öğrendikleri şeyleri yaşayarak, tecrübe ederek öğrenmek istiyorlar. Bir adım daha atarlarsa düşeceklerini bilen anne babalarının tecrübelerini yine anne babalarının bir zamanlar yaptığı gibi ‘düşerek’ edinmek istiyorlar. (ve bu ilginç bir şekilde hoşuma gidiyor)
Böyle durumlarda aklıma Halil Cibran’ın ‘Çocuklar’ şiiri geliyor.
Çocuklar
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
Geçenlerde okuduğum bir blog yazısının da kafamda yer ettiğini söylemem gerek.
Karışık işler vesselam…
İlkokul yıllarında yaz tatilimin bir bölümü dedemlerin şehrinde geçerdi. Onlarla olmak mı, evden uzak olmak mı yoksa farklı bir ortamda bulunmak mıydı orijinal olan bilmiyorum ama benim için çok keyifli günlerdi onlar.
Giderken bavuluma doldurduğum kitapları bir çırpıda bitirdiğimden dedemlerde ya da konuda komşuda ne bulduysam onlarla devam ederdim.
İşte o şekilde elime geçen kitaplardan biri şu an adını tam hatırlayamadığım (SAS ya da TAY serisi olabilir mi?) siyah kapaklı ‘pulp-fiction’lardan biriydi. Bir ajanın hikayesi.
Romanın bir bölümünde kahramanımız mafya liderlerinin toplantısına onlardan biriymiş gibi sızmayı başarıyordu. Romanda tasvir edilen her mafya üyesi çakı gibi vücuda sahip, bakımlı, pırıl pırıldı. Ama içlerinden bir tanesi iki günlük sakalı, paspal kıyafetleri ve dikkat çekmeyen tavra sahipti.
Esas adam da oydu.
Diğerleri saçına, başına, kılığına, kıyafetine özen göstermekten asıl işlerini ve odaklarını kaybetmişlerdi. Onlar önde olma, bizimkiyse kendini sıradanlaştırma ve işine odaklanma derdindeydi. Bu yüzden de esas yok edilmesi gereken oydu. (bu romanın ismini hatırlayabilen olursa minnetar olurum, senelerdir her fırsatta sahaflarda aranıyorum)
Şu yaşıma dek hatırladığım bu pasaj nedense beni çok etkiledi. O günden beri en çekindiğim şey o parlaklardan biri olmak. Gösterişli olmak, fit olmak, dikkat çekmek, kılık kıyafete, saça başa özen göstermek hep bir zayıflık gibi yer etti aklımda. Hep uzakta, dışarıda, usul, sessiz olmaya çalıştım. Başarılı olabildim mi peki? Bence hayır. Ama kendimi törpülemeye devam ediyorum. Yılmadan!
Yine beni en çok etkileyen şeylerden biri olan Devil’s Advocate (Şeytanın Avukatı) filminden bir pasaj da benzer kırıntılar serper kulağınıza (Al Pacino’nun en iyi rollerinden biridir bana göre):
There’s this beautiful girl just fucked me forty ways from Sunday… We’re done, she’s walking to the bathroom, she’s trying to walk, she turns… She looks… It’s me. Not the Trojan army just fucked her. Little ol’ me. She has this look on her face like: “How the hell did that happen?”
(Şu evire çevire, her pozisyonda sikiştiğim güzel kız… İşimiz biter, banyoya yürümeye çalışırken, döner… Bakar… Benim işte. Biraz önce onu Truva ordusu değil, ben sikiyordum. Küçük, zavallı ben. “Bu nasıl oldu be?” gibisinden bakar suratıma)
Devil’s Advocate, neredeyse bütün repliklerini ezbere bildiğim bir yapıt. Bu yüzden tek bir alıntıyla konuyu kapatamam.
Don’t get too cocky my boy. No matter how good you are don’t ever let them see you coming. That’s the gaffe my friend. You gotta keep yourself small. Innocuous. Be the little guy. You know, the nerd… the leper… shit-kickin’ surfer. Look at me. Underestimated from day one. You’d never think I was a master of the universe, now would ya?
Çok kendini beğenmiş olma oğlum. Ne kadar iyi olursan ol, seni farketmesinler. Bu gaf olur dostum. Küçük kalmalısın. Zararsız. Küçük adam ol. Bilirsin işte, inek tipler, cüzzamlılar gibi. Bana bir bak. İlk günden küçümsenmişim. Dünyanın efendisi olduğumu asla düşünmezdin, değil mi?
ÇOK farklı bir açıdan yaklaşsa da, Edmond Rostand‘ın ‘İstemem Eksik Olsun‘ pasajı da benzer şekilde tınlamaz mı?
Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?
Yine Devil’s Advocate ile bitirelim:
Vanity, is definitely my favourite sin! (Kibir, kesinlikle en sevdiğim günahtır!)
Aynı filmden şu pasajı da koymazsak kurgu eksik kalabilir:
Let me give you a little inside information about God. God likes to watch. He’s a prankster. Think about it. He gives man instincts. He gives you this extraordinary gift, and then what does He do, I swear for His own amusement, His own private, cosmic gag reel, He sets the rules in opposition. It’s the goof of all time. Look but don’t touch. Touch, but don’t taste. Taste, don’t swallow. Ahaha. And while you’re jumpin’ from one foot to the next, what is He doing? He’s laughin’ His sick, fuckin’ ass off. He’s a tight-ass. He’s a sadist. He’s an absentee landlord. Worship that? NEVER!
(Sana Tanrı hakkında biraz bilgi vereyim. O seyretmeyi sever. Muziptir. Düşün bakalım. İnsana içgüdüler verir. Bu sıradışı hediyeyi verdikten sonra ne yapar? Yemin ederim; sırf bu kozmik eğlencesinde kendi zevkini tatmin etmek için tam tersine kurallar koyar. Tüm zamanların en büyük enayiliği. Bak ama dokunma. Dokun, ama tatma. Tat, ama yutma. Hahahaa! Ve sen bir adımdan diğerine koşturup dururken o ne yapar? Götüyle güler. O bir sadisttir. Yerinde olmayan bir evsahibidir. Ona mı tapacağım? ASLA!)
‘Aylak eller şeytanın maşasıdır’ derler ya hani; belki de Orhan Veli’nin kafasında kalmalıyız bütün kinaye ve ironisiyle.
…
Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi katip olmuş yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.…
Karışık bir iş vesselam.
Deli dolu yazar kalem.
Yazdığı da ne? Bir sürü
İpe sapa gelmez kelam.
Bu konulara bir ara tekrar döneceğiz.
Geçen haftasonu AKP’nin en namlı bakanlarından birinin oğluyla sohbet ediyordum. Dedi ki “Deniz Baykal ile Nesrin Baytok arasında yaşanan şey onları ve eşlerini ilgilendirir. Başka kimseye de bir şey söylemek düşmez”.
Ben de aşağı yukarı aynı şeyi düşündüğümden gündemi işgal eden ve asıl konuşması gerekenlerin dışında herkesin lafazanlıkla iğdiş ettiği o meseleye girmeyeceğim.
Tuttuğum, beğendiğim, desteklediğim bir politikacı olmamakla birlikte Baykal hakkında pek de bilinmediğini düşündüğüm bir ayrıntıyı paylaşmak istedim sadece bu vesileyle.
Baykal’ın hayatını etkilediğini söylediği Rudyard Kipling‘in ‘If” (Eğer) adını taşıyan ve Türkçeye bir dönemki Başkanı Bülent Ecevit tarafından ‘Adam olmak’ adıyla çevrilen şiiri bence çok daha fazla kişiye ulaşması gereken dizeleri saklıyor yıllardır içinde. (Kipling de ayrıca incelenmesi gereken ilginç bir karakter)
Baykal’ın siyasi hayatına bir çırpıda bakınca hayli şaşırtıcı dursa da bu durum ‘Adam Olmak’ şiirinin harikuladeliğini gölgelemez.
Hatırlayalım mı?
Adam Olmak
Çevrende herkes şaşırsa,
bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
hem kendine güvenirsen eğer,
bekleyebilirsen usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana.
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden.
Döküp ortaya varını yoğunu,
bir yazı turada yitirsen bile,
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu.
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada,
sen dayanabilirsen tek.
Herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken,
dost da düşman da incitemezse seni,
ne küçümser, ne büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyi ile dünya önüne serilir,
üstelik oğlum, adam oldun demektir…
(Bu yazıyı yazdıktan sonra Ali Gökmen, Deniz Baykal’ın ağzından okunmuş bir versiyonu olduğunu hatırlattı, onu da ekliyorum aşağıya. Çok iyi bir şiir okuyucusu olmasa ve arada birkaç mısrayı atlasa da kendi ağzından duymuş olalım yine de)
Bu şiiri her okuduğumda içinde yeni bir şeyler buluyorum. Eminim sizde de aynı etkiyi bırakacaktır.
Ve Bülent Ecevit demişken; onun da ne kendine has bir şair olduğunu unutmayalım sakın…
Takıntı derecesinde tutkunu olduğum iki ses var Türkiye’de: Ergun Uçucu ve Rüştü Asyalı…
Asyalı, Keloğlan oynadığından beri belleklere öyle kazındı ama hepsinden önce müthiş bir ses, müthiş bir oyuncudur. Ergun Uçucu’ya da mutlaka aşinasınızdır (ve umarım bir tiyatro oyununda izleme şansına sahip olmuşsunuzdur). Bence dünyanın en ilginç ses rengi, melodisi ve vurgulama tarzı ondadır. Hele ki Adile Naşit öncesi Uykudan Önce çağını hatırlıyorsanız, Uçucu’yu bilmiyor olma ihtimaliniz yok gibi.
Onu kitlelerle esas buluşturan yapım muhtemelen Ertem Eğilmez’in Namuslu filmidir. Hadi biraz hatırlatmış olayım (05:10‘de başlıyor sahnesi):
Twitter’da bu iki isimden dem vururken aklıma Asyalı’nın sesiyle can verdiği en etkileyici eserlerden biri geldi. Edmond Rostand‘ın meşhur Cyrano De Bergerac oyunundaki tiraddan bahsediyorum bilenlerin çoktan tahmin ettiği üzere:
Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına…
Özgür olmak…
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak…
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak…
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak…
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?
Kelimeler ne güçlü şeyler, değil mi? İnsanın hayatının akışını bile değiştirebiliyor.
Popüler konuları çok tazeyken yazmayı çok tercih etmiyorum ama son günlerde hakkında epey konuşulan şu video bana Rıfat Ilgaz’ın bir şiirini hatırlattı.
Önce videoyu izleyelim:
Ve bana hatırlattığı şiir:
ÇOCUKLARIM
Sizi yoklama defterinden öğrenmedim
Haylaz çocuklarım
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım
Koltuğunda satılmamış gazeteler
Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın
Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
Palto ayakkabı yüzünden
Kiminiz limon satar Balıkpazarı’nda
Kiminiz Tahtakale’de çaycılık eder
Biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı
Tereyağındaki vitamini
Kalorisini taze yumurtanın
Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta
Çevresini ölçtük dünyanın
Hesapladık yıldızların uzaklığını
Orta Asya’dan konuştuk
Laf kıtlığında
Birlikte neler düşünmedik
Burnumuzun dibindekini görmeden
Bulutlara mı karışmadık
Güz rüzgarlarında dokulmuş
Hasta yapraklara mı üzülmedik
Serçelere mi acımadık kış günlerinde
Kendimizi unutarak
Kendi sesinden de dinleyelim mi?
Tertemiz çocukların pırıl pırıl yaşamları. Çok karmaşık, iç burkan konular. Çocuk dünyasını büyük kafasıyla yorumlamak da ayrıca tehlikeli.
Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
Nazım Hikmet (Kadınlarımız)
Şiiri; daha doğrusu milli spor tadında olanı değil de şiir gibi şiiri sevdiğimi burada birkaç kez hatırlatmıştım. Sevdiklerimden biri de Ahmed Arif. 2 Haziran 1991′de aramızdan ayrıldı. Diyarbakır doğumlu bir Kürt şairdi.
İnsanların etnik kökeni beni hiç ilgilendirmese de onun için önemli belirleyicilerinden biriydi. Şiirlerini besleyen hüznün içinde Kürt olmasının büyük payı olduğunu düşünüyordu. Ben de inanıyorum. Yalnız buna rağmen bütün şiirlerinin Türkçe olması da dikkat çekicidir. Üstelik Otuz üç kurşun şiirindeki gibi Kürt halkının en acıklı öyküsünü anlatırken bile asla öfke, kin, nefrete meyletmemiştir.
Onu anlatmaya çalışırken aklıma ister istemez onun ‘Hasretinden prangalar eskittim’ şiiri geliyor:
Seni, anlatabilmek, seni, iyi cocuklara,kahramanlara,
haldan bilmez kahpe yalana
Seni, anlatabilmek seni,
Namussuza, haldan bilmez, Kahpe yalana.
Geçen gün bir sitede hakkında bir şeyler yazarken aklıma düştü, önümüzdeki Pazartesi günü de bir anma etkinliği varmış. Benim de ona dair birkaç satırım olsun istedim. Dünyaya böyle iyilik, güzellik tohumları saçmış insanların mezarına çiçek bırakmaktansa, haklarında birkaç satır yazıp anılarını diri tutmak ya da henüz tanıma fırsatı bulamamışlara tanıtmak yeğdir herhal.
Şiiri severim. Hepsini değil ama. Romantik heveslerle hiç değil. Kelimelerin nasıl da kırbaca, ana kucağına ya da korkuya dönüşebildiğini gösterebildikleri için. Bir davası, kavgası, iddiası olan şiirleri severim.
Biri de bu işte. Bir yabancı diyarda otel odamda otururken aklıma geldi…
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Atın ölümü arapadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik âlâsı demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun

Bedri Rahmi Eyüboğlu