You think you can take me? You need a fucking army if you gonna take me!

Robotun elleri

Posted: June 7th, 2009 | Author: | Filed under: Video / Ses | Tags: , , , | 3 Comments »

Bülent Ecevit’in 1940 yılında yazdığı ‘Robot’ adlı bir şiir. Can Dündar’ın da değindiği gibi, dönem daha robotların bilimkurgu malzemesi olduğu dönem. Üstelik Ecevit henüz 15 yaşında.

İlginç…

ROBOT

Ellerim dallar gibi açılır bazen Allah’a.
Ki Allah’tır veren bu güçsüz ellerimi benim.
Senin ellerinden güçlü ellerim ki ben verdim,
Onlar kapalıdır Allah’a.
Bir parça demirden ibaretsin Allah’a göre.
Sana verdiğim bir ömürdür,
Ki yaşamadan sürüyorsun sen onu.
Sana bu ömrü verenler senden çabuk ölür.
Çeliğin çürümesi kadar uzaktır bir robotun sonu.
Allah, Allah olduğu için yarattı beni.
Ben Allah olamıyorum ne kadar yaratsam.
Ve tapmıyor bana benim yarattığım adam,
Beni yaratana ben nasıl tapıyorsam…

Bülent Ecevit / 1940


Hayatımı değiştiren şeyler

Posted: December 22nd, 2008 | Author: | Filed under: Genel | Tags: , , , , , | 6 Comments »

Bu başlığı mümkün olulrsa aklıma gelen şeylerle güncellemeye çalışacağım.

Ama ilk satırı yazdığım bugün o kadar şiire boğuldum ki önce şiirden başlayayım dedim.

Nazım Hikmet ile ben ilkokulda tanıştım. Nedense beni en çok etkileyen şiirlerinden biri ‘Dünyanın en tuhaf mahluku’ olmuştu. Belki çocuk aklımla gözümde canlandırıp, somutlaştırabildiğim içindi; bilemiyorum. Elimde sözlükle, her gördüğüme sora sora bellemiştim bu şiiri o küçük aklımla.

Aklıma her geldiğinde bu şiiri okudum. Bugünkü hayatımda etkisi olmadığını söylemem imkansız. Sizinle de paylaşmak istedim:

Read the rest of this entry »


Ben içeri düştüğümden beri…

Posted: December 22nd, 2008 | Author: | Filed under: Memleket Halleri | Tags: , , | 3 Comments »

Aslı ‘mahpus’tur ya bırakalım bir yol; mapusun gerçekten mapus olduğu yıllarda, türlü çeşit sebepten ama bir o kadar da hiç yoktan dama girmişsin. Ailenden, şehrinden; hepsi bir yana hayattan koparılmışsın. Üstelik ölçüsüz ve amansızca.

Sonra böylesine travmatik, öfkelendirici bir olayı şiir yapmışsın. Buna rağmen böylesine ölçülü ama iç burkan, kısa ama hançer gibi her dizesi içine saplanan bir şiire dönüşmüş yaşananlar.

Bir an için kim yazmış, niye yazmış, neden olmuş bu yazılanlar unutun da şu dizeleri mapus damına düşmüş birinin ağzından ve zihninden dinleyin. Her türlü önyargıdan, siyasi görüşten ve tarihten serbest bırakarak aklınızı ve vicdanınızı.

(NOT: Youtube’dan bir videodur. Eğer aşağıda bir video görmüyorsanız / ulaşamıyorsanız tıklayın)

Her dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor.

Nazım Hikmet…

Ben içeri düştüğümden beri

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
‘Onlar ki; toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
Ve kahreden yaratan ki onlardır,
Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

Ve gayrısı
Mesela, benim on sene yatmam
Laf’ı güzaf…

Bu nasıl bitmez bir umut ve vatan sevgisidir?

Ve tabii ki yaşama kaygısı, hevesi, hırsı… Onu da dinleyelim (Yaşamaya Dair):

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Bu topraklar güzel insanları ağırladı…